neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum. ama belki benimle ilgili bazı şeyleri, yazacağım bir kaç kelimeyi merak edenler olur..

Perşembe, Temmuz 27, 2006

yolda, arada

sıcak bir temmuz akşamında üşünür, hatta titrenir mi? oturduğun yerde titreşimli telefon gibi kıpraşır mı mide? gece hiç bitmeyecek gibi gelir mi? söylenmemiş söz var mıdır bu dünyada? söylenmemiş sözü bulmak için nutku tutulur mu insanın? kalem yazmaz olur mu? boğazın iki yakasında giderken arada kalmış gibi hisseder mi kişi?

Pazartesi, Temmuz 24, 2006

sürprizler

hayat son ana kadar sürprizlerle doludur, diyordu hani bir filmde. artık bitti, daha fazla şaşırmayacağım dediğimiz her seferinde, yüzümüze yüzümüze vurur yepyeni bir şaşkınlık, sonuna dek açılmış gözler... kabul etmek gerekiyor hayatın sürprizlerinin hiç bitmeyebileceğini. zaten böylesine hesapsız, böylesi karmaşık ve tahmin edilemez olması değil mi onu böylesi çekici kılan. kabul etmek gerekiyor tabi ama bu tümüyle bir olgunluk ve vazgeçiş değil mi? hırslardan vazgeçiş. düşünüyorum; bu hırslardan vazgeçiş kesinlikle gölge etme başka ihsan istemem kıvamında bir fıçının kenarında akşama kadar oturma bezginliği değil. hayatımızı ve hayatlarımızı tümüyle kontrol edemeyeceğimizin bilincinde olma durumu. arada bir yerde, puslu bir havada seçilemeyen bir yol gibi.

yeni yollar, başkalarının gitmediği yollardan gitmek zor. az seçilen yol diye bir kitap vardı, bir dostum ısrarla önerirdi. bende ısrarla okumamıştım evde bulunmasına rağmen. şimdi geldi mi acaba zamanı? bilemiyorum. sorun şu ki, az seçilen yol mu, seçilmeyen yol mu? modern zamanların uğramadığı bir ovada ufka bakarken en azından bir kaç patika görülür. birileri, hatta pek çokları bu yolu izlemişlerdir. belki kendileri bile seçmediler, eşekleri o yoldan gidiverdi işte. bu ülke, otoyolların eşeğin gittiği güzergaha yapıldığı bir yer değil mi? aynı suyu içip, aynı havayı solumuyor mu bütün bu insanlar? öyle, kendilerinden önceki eşeğin takip ettiği yolu takip eden eşeklerle gittiler hep gidecekleri yere. böylesi çok daha rahat, çok daha kabullenilebilir oldu. hem bir diğerini anlamaya çalışmadan, hem de anlaşılmaya çalışmadan. herkes aynı göründü, herkes aynı iki yüzlülükleri yaşadı. hadi tamamen aynı değilse bile, çok benzerlerini.

buna benzer lafları kimbilir kaç defa söyledim ya da Allah bilir kaç defa söylendi daha önce? zaten bu başlı başına girift bir mesele değil mi? söylediklerimizin, yazdıklarımızın, çizdiklerimizin yeni ve söylenmemiş olacağına nasıl emin olabiliriz ki? şimdi yeni şeyler söylemek vaktidir cancağızım diyor da, binlerce yıllık bir medeniyetin mirasçısı olarak sahiden var mı söylenmedik söz. vardır belki de.. hani amacım yeni şeyler söylemek de değil. konuşuyorum işte kendi kendime.


...

anlatmadan geçemeyeceğim; geçtiğimiz gün, yani dün yolda yürürken babasının elini tutmuş yürüyen bir kız çocuğu gördüm. henüz 4 veya 5 yaşında olmalı, öyle şirin ve masum gülümsüyordu ki.. farkettim ki, artık kız çocuklarına her bakışımda bir tuhaf hüzün kaplıyor içimi. bu artık bir takıntı olmaya başladı, durduramıyorum kendimi, durduramıyorum zihnimi. küçücük yaşlarda neler yaşıyor bu çocuklar. içim falan bulanıyor. bu çocukların bu yaraları bir ömür boyu saramayacaklarını düşünüyorum. saramadıkları yaralarından yolda yürürken sıçrayan kanların pek çoklarını kanatacağını düşünüyorum. bu müthiş masum, pırıl pırıl gözlerin korkuyla açıldığını ve silinmeyen yazılar yazıldığını düşünüyorum. çocukluğunun izlerini silebilmek için defalarca elini yıkayan kadınlar tanıdım, kaldıramıyorum artık. diri diri toprağa gömmek değil mi bu o çocukları? kusura bakmayın hatırlattığım için, yapacak bir şeyim olmadığı için hayıflanıyorum kendi kendime.

...

evet, seçilmeyen yol, eşekler filan diyordum. şimdi sizin seçmediğiniz, kimsenin de pek seçmeye niyeti olmadığı bir yolu seçsem beni ayıplayacak mısınız, şaşıracak mısınız? rica ederim, kaşlarınız kalkmasın, dudaklarınız büzülmesin o biçiminde. insan bazen kendinin dahi beklemediği şeyler yapar. bu iyidir.

Pazar, Temmuz 23, 2006

sabaha doğru

gecenin ilerleyen saatleri ya da sabaha karşı diye tabir edilen vakitlerdeyiz. kolumdaki saat, dörde on var diyor. bir başkası bunu sıfırüç:elli olarak telaffuz edebilir ama bu yanlış olur. dijital saat değil ki bu!

kolumda saatin var, yani saatim. senin istediğin gibi hiç çıkarmıyorum.

...

uzun zamandır harfler parmaklarımın ucundan geçiyor. hani kusmadan önce mideden yükselen dalgalar gırtlağı yakarak yalayıp geçer ya, onun gibi işte. parmaklarımın ucundan geçiyor harfler, her biri yazılmak arzusuyla, yakarak...

bu gece de yazmak arzusuyla niyetlendim. bu saat oldu, yazamadım henüz dilediğimce. kimisine söyledim içimdekileri. ama söylemek kafi gelmedi.

güneş mi yavaş yavaş yaklaşıyor, yoksa şehrin silüetini çizen o devasa lambalar mı aydınlatıyor bu bulutları bilemeyecegim ama görüyorsun ya, yine yazamıyorum. alacakaranlık kuşağında, tam da o arada ki, araftaki zaman diliminde, sence tam o vakit yazabilir miyim?

...

sabah olup kahvaltı masasına oturduğumda, saatimin durmasını istemiyorum. zaman göreceli bir kavram sonuçta, kimi zaman dakikalar saat, kimi zaman günler dakika mertebesine gelebilir. birinin kolundaki saat saniyeleri ikişer ikişer sayarken, benimki pekâlâ durmuş olabilir.

düşünsene, oldukça sık görüştüğün ve her gördüğünde mutlu olduğun biriyle artık o kadar sık görüşemeyebileceğin ihtimali ortaya çıksa, senin de saatin durmaz mıydı?

Perşembe, Temmuz 20, 2006

karanlık

gece işte, bildigin gibi. tam şimdi, yani şu bildiğin gibi lafını yazdıktan sonra aklıma geldi: böyle senli benli yazdığım zaman kim olduğu merak edilebiliyor. evet, bazen o senlerin gerçekten bir muhatabı oluyor. ve bazen de olmuyor. bazı vakitler bendeki bir diğer ben olabileceğin gibi, bazen bilinmezliğin içinde, karanlığın içinde bir gölge de olabiliyorsun sen. bunu klasik, bende bir ben var benden içeru değil, dilersen öyle de algılayabilirsin ama hani hepimizin içinde farklı sesler çıkaran çeşitli yanlar yok mudur? bir yanım böyle diyor ama bir yanım da şöyle diyor demez miyiz hani, onun gibi işte. eğer alınırsan sen de olabilirsin tabii ki. neyse, gece işte, bildiğin gibi, karanlık ve kendi içine dönük, karadelikler de öyle değil mi? öyle evet. en azından ben şimdi bu yazının içinde öyle olmasına karar verdim. bu yazının bitişiyle birlikte istediği gibi olmakta serbest. bir şeyler yazayım istedim ama toparlayamıyorum, gecenin içinde duruyorum öylece ve bakınıyorum etrafa. hayat biraz daha yoluna girmek isteyecek mi önümüzdeki günlerde diye düşünüyorum. bazen zorlanıyorum. ama pes etmiyorum. en azından şimdiye kadar etmedim. düşünüyorum, az seçilen yolu seçenlerin hepsi böyle şeyler mi yaşıyor acaba diyorum. kendime daha çok vakit ayırmak istiyorum, daha çok şey yapmak istiyorum. hala dünyayı değiştirecek bir tuğla koyabileceğim bir inşaatte görev alacağımı düşünüyorum. evet bir gün, böylesi bir şantiye de küçük veya büyük benim de görevim olacak.

...

bir ara daha derli-toplu şeyler yazacağım, sanırım bir akıl defteri edinip gündüz aklıma gelen şeyleri not alsam daha iyi olacak. biraz da etraftaki gelişmelerden bahsedeyim. metres site yazarları haziranı boş geçtiler ama temmuz itibariyle biraz daha aktifler. difembafya iki yazıyla istanbul'a döndü. la luz da istanbul'a dönmüş, temasını yenilemiş, kendisinden daha radikal bir değişiklik bekliyorduk ama şimdilik bu kadarıyla yetinmiş. ayrıca bana verdiği link neden google help sayfalarına gidiyor, gerçekten yardıma muhtaç biri miyim acaba? lula bugünlerde kısacık yazıyor, özledik efendim, karalayın bir şeyler. mtlda yazmayacakmış, ne diyelim dinlensin bari biraz, ama yine bekleriz... oyuncak bebek tema denemelerine devam ediyor, bir karara varsın artık.

...

teknolojik mevzulara burada yer vermiyorum ama istatistiklere baktıkça canımı sıkan bir konuya az da olsa dokunmak istiyorum. internet explorer iyi değil, tu kaka! firefox, iyidir, güzeldir, güvenlidir, keyiflidir, tab kullanarak internette gezmek kesinlikle hoştur, tema desteğiyle estetik duygulara hitabeder, eklentileriyle fonksiyonel ihtiyaçlarınızı karşılar, içine girince seveceğiniz bir dünya sunar. dostlarım! firefox size yeni bir hayat vadediyor. üstelik sömürgeci ingilizlerin dilini bilmek zorunda da değilsiniz! daha ne olsun? buyrun, buradan yakın ve firefox kullanarak nelere sahip olacağınızı görün.

...

öyle işte, beklenenlerin gelmediği bir gece bu. beklenenlerin gelmediği ve uykumun geldiği...

Çarşamba, Temmuz 19, 2006

eskilerden

çok önceleri okumuştum baştan çıkarıcının günlüğünü, kendisiyle ilk tanışmamızdı bu. ufak bir hata yapmıştım, varoluşçu felsefenin başlangıcı nietzsche sanmıştım. nedense hep aklımın bir köşesinde durmuş ismi, uzun zamandır ilgilenmesem de kendisiyle. dün gördüm, şöyle demiş:

what is it that makes a person great, admired by creation,
well pleasing in the eyes of god? what is it that makes a
person strong, stronger than the whole world; what is it
that makes him weak, weaker than a child? what is it that
makes a person unwavering, more unwavering than a rock;
what is it that makes him soft, softer than wax? -- it is love!
what is it that is older than everything? it is love. what is
it that outlives everything? it is love. what is it that cannot
be taken but itself takes all? it is love. what is it that
cannot be given but itself gives all? it is love. what is it
that perseveres when everything falls away? it is love. what is
it that comforts when all comfort fails? it is love. what is it
that endures when everything is changed? it is love. what is it
that remains when the imperfect is abolished? it is love. what
is it that witnesses when prophecy is silent? it is love. what
is it that does not cease when the vision ends? it is love. what
is it that sheds light when the dark saying ends? it is love.
what is it that gives blessing to the abundance of the gift? it
is love. what is it that gives pith to the angel's words? it is
love. what is it that makes the widow's gift an abundance? it is
love. what is it that turns the words of the simple person into
wisdom? it is love. what is it that is never changed even though
everything is changed? it is love; and that alone is love, that
which never becomes something else.
kimdir, nedir diyenler şöyle buyursun.

Pazar, Temmuz 09, 2006

sen'i istemiyoruz

şurada gördüm ki ahmet turan alkan şöyle demiş:

BIR TEKLIFIM VAR:
BU PROTESTO KAMPANYASINA ‘SIZ’ DE KATILIR MISINIZ?

Televizyon, radyo ve gazete reklâmlarinda adim basi kulagimiza çalinan ama anlami üzerinde pek durmadigimiz ‘sen’li cümleler, sizin de dikkatinizi çekiyor mu? “Yaris; kazan”, “Sen de katil”, “hisset”, “magazalarda seni bekliyor” gibi laubali hitap sekillerini protesto etmek için, reklâmlarinda müsterilerine ikinci tekil sahis sigasiyla hitab eden firma ürünlerini boykot etmeye var misiniz?

Bu laubali edâdan artik ikrah geldi; onlara varligimizi hissettirelim, ne dersiniz?

Bil-sen-de

Pardus... Özgürlük Için...

Firefox 2

Bazen Okurum

Dinle-sen-de