neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum. ama belki benimle ilgili bazı şeyleri, yazacağım bir kaç kelimeyi merak edenler olur..

rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ekim 28, 2007

Kızıl Sesler Büyü Akşam Karışık Gece

Bizim evde pazar akşamları popstar alaturka nam yarışma seyrediliyor. Kazara telefon filan çalıp da televizyonun sesi kesilince yine de susmuyor alaturka sanatçılarımız. Yan dairede yaşayan, kulakları ağır işiten yaşlı komşularımız sağolsun. Aslında sadece onlar değil. Pazar akşamları apartmanın girişinden itibaren her katta aynı bet sesi duymak mümkün.

İşte o bet sesi duyunca, sabah konuştuklarımız geldi aklıma: Türkiye'nin en çok kazanan, lafı üstüne laf söylenilemeyen sanatçısı, korkunç görünümlü bir transeksüel. Şaka gibi. Absürt komedi yapan birileri karşımıza böyle bir karakter çıkarsa gülmekten ölürüz herhalde. Hele de böyle konuşsa. Reklam arasında tomar tomar paralarını saysa... Ve fakat hani bu çok normal, kimse yadırgamıyor ablayı.

Merdivenden çıkarken bunları mı düşünüyordum bilmiyorum. Her katta aynı seviyede duyuluyor mu testini yaptığıma eminim ama ne düşündüğümü şimdi hatırlayamadım.

Merdivenden çıkıp eve girdiğimde neler olacağını hiç bir zaman bilemiyorum. Olmakta olanları çoklukla manipüle ediyorum. Kendimce yeniden kuruyorum tümünü. Kurduğum dünyanın içinde yaşıyorum sonra.

Çok özel bir eğitim metoduyla yetiştirildim. Bakırköy'lü mürebbiyelerim vardı benim. Her türlü paranoid ve şizoid bozukluklarla ilgili özel olarak bilgilendirildim. Unutmadan halisünasyonlar ve yanılsamaları [delusion] eklemeliyiz.

Başkaları ve kendim için oldukça farklı hayatları kurabilir, gerçekmişcesine işletebilirim. Hani sistemler için işletmeye almak denir ya, onun gibi. Cümle içinde kullanalım: Ekim ayı içinde işletmeye almak için çalışmalarını sürdürmektedir.

Truman Show'daki dekorları kurup bulutların arasından projektör düşüren bendim işte. Çocuk yaştan itibaren dekorlar arasına hayat kurmak konusunda çalışıyorum. Her şeyin yolunda gitmesi için insanüstü gayret sarfediyorum. Her şeyin olması gerektiği gibi görünmesi sorumluluğunu üstlendim. Böyle olunca herkes mutlu olurdu. Sanırım. Zaten başka bir yol da bilmiyordum.

Rüyaları sadece kendim için kurdum. Bebekken oynadığım tehlikeli oyunları tam olarak bilmiyorum. Ne kuruyordum da ağlayarak uyanıyordum bilmiyorum. Sonra bir şekilde üstesinden gelmişler.

Dün çok karışık rüyalar gördüm. Bir pembe yatak vardı, ne işi vardı bilmiyorum. Atraksiyonun bini bir para. Uçmaca, kaçmaca, tren istasyonunda tren kovalamaca. Öyle uzun sürdü ki, uyanıp su içip tekrar devam ettim filan. Bir de rüyaların oldukça kısa sürdüğünü iddia ederler, külliyen yalan. Uyuduğum andan, uyanana dek kesintisiz ve oldukça eğlenceli partiler düzenliyorum. Hepiniz davetlisiniz. Cidden bak.

Başka yalanlar da söylüyorlar rüyalar hakkında. Neymiş efendim beynimizde görürmüşüz, gözlerimizle alakası yokmuş. Hadi ya? O zaman neden rüyamda renkleri ayırdedemiyorum yine? Hı? Renk körlüğü neden rüyama sirayet ediyor. Beynimin kodları mı karışmış, hiç çözemeyecek miyim? Almanlar renk körlüğünü çözmüşler, kromlu lens yapmışlar mesela. Yaramayacak mı işe?

Ölçülebilir olanın ancak cetvelle ölçülebilen olduğunu düşünen özgür düşünceden habersiz bilim adamlarını ne zaman tepeleyecek insanlar? Belki de bu hiç olmayacak. Yığınlar ancak ve ancak gaza gelmeyi, sevmedikleri sıfata sahip olduğunu düşündüklerini tepelemeyi severler. Sıfatları, sıfatlar kümesinin oluşturduğu aidiyetleri ve o aidiyetler içinde kaybolmayı çok severler. Hayır çocuğum, orada değil, başka yerde kaybol.

Bilim adamları diyordum değil mi? Onlar bilim adamı değil hafız!

Ev diyordum aslında en başta, oraya döneyim. Alaturka sanatçıları ve alaturka sanatçı adaylarını dinledikten sonra uykusu gelir ahalinin. Çekilirler odalarına. Ne bir ışık, ne bir ses. Işık ve ses varsa, pek sorun olmaz. İkisinden birinin varlığı kötü bir şey demektir. Evimizin üzerine kızıl bir büyü çöküyor demektir.

Kızıl büyüden bahsedeli neredeyse bir sene olacak ve fakat ben bir türlü başetmeyi öğrenemedim. Onu aşmak için belki bir asa, belki de eski zaman cadılarına ait bir yüzük gerekir. Bir zaman uzun saplı bir süpürge edinmiştim üstüne binip gidebilirim belki diye. Şimdi nerede olduğunu bile bilemiyorum.

Biraz evvel ses geliyordu. Çok korkunçtu. Sonra sessizlik geri geldi. Şimdiyse ışık var. Üzülüyorum böyle olunca. Zaten bu kadar korkunç olup da sesiyle ışığı ayrı olan bir de yıldırımlar var. İnsanların üstüne düşünce kül ediveriyorlar. Koskoca ağaçları ortadan ikiye yarıyorlar. Bir de kızıl büyü var işte sesiyle ışığı ayrışık korkunç şey.

Kızıl büyü evimize geldiğinde üzüntüyü olanca çıplaklığıyla hissederim ruhumda. Her seferinde bunun anlatabilemeyecek bir şey olduğuna inanırım. Her seferinde bir kedi gibi kusmaya çalışırım onu. Olabildiğince kusarım işte. Her seferinde bir kaç topak tüy kalır midemde. Ağrı yapar daldan dala gezerken.

Kızıl büyü geldiğinde kurduğum tüm dekorları yıkıyor bazen. Bu da üzüyor beni. Yıllar yılı gelmemesinin sebebi onun içinde dolaşması için kurduğum mükemmel dekorlardı aslında. Artık biraz kendim için yapacağım bunlardan diyince o saçlarımın düz olduğu ilk gün yaptığımız anlaşma bozuldu ve muhtelif zamanlarda musallat olmaya başladı işte. Halbuki artık saçlarım düz değil. Bunu geç öğrenmem kötü oldu, daha erken öğrenmiş olsaydım bir takım kazançlar sağlayabilirdim.

Kızıl büyü geldiğinde ölümü düşünüyorum. Kefenimin nasıl olacağını düşündüm mesela bugün. Şu yün kumaştan mamül, kareli mont-kaban arasındaki şeyin üstümde olmasını isterim mesela. Annem dikti onu bana. En sevdiğim pantalonumu giymek isterim. Kendim aldım yeni bir pantalona ihtiyacım olduğunu düşündüğüm güneşli bir günde. Tek başıma almıştım, oldukça zor karar vermiştim hem de. Bir de lacivert kazağım var. Onu da çok seviyorum. Biraz eski olsa da sorun değil, babam almıştı beni sevdiği zamanlarda. Son zamanlarda takıntı haline getirdiğim siyah spor ayakkabılarımı giymek isterim, bir zaman ailem kadar çok sevdiğim biri almıştı.

Böyle bir kefen hayal ettim işte. Sonra eğer ecelimle ölürsem kimsenin beni bu kılıkta gömmeyeceğini düşündüm. Lakin benimde böyle gömülmeyi sağlayabilecek bir cesaretim yok, mesela kendimi gömmek gibi.

Bir gün ben olmadığımda, dünyalı kimse ne anlattığımı bilmeyecek belki de. Ben bile. Ne fena.

Yoruldum, nefesim kesiliyor, yeter bu kadar.

Çarşamba, Ekim 24, 2007

Sallanan Dişler

Diş, dişim sallanıyor. Üst köpek dişim olmalı. Zaten onlar iki dişlik yerin tam ortasından çıktığı için arkasında önünde yarım diş büyüklüğünde boşluk var, bir dişim de üstte bekliyor.

Bayram günü olmalı. Dışarı çıkıyorum, Fa ve Fö ile karşılaşıyorum. Fö, bir Mitsubishi pikap kullanıyor. Bayram münasebetiyle ailesini gezdiriyormuş. Fa ile yürüyüruz. Devasa bir binanın ikinci katından itibaren olan çıkmalarına zincirler asılmış, uçlarında birer döner tezgahı var. Önlerinden geçiyoruz, hiç temiz görünmüyorlar. Bir kaçı temizlik yapsa ne güzel olur, hem rekabet oluşur diyorum.

Yürümeye devam ediyoruz. Fa'ya şu kızı tanıyorum diyorum, kız geçip gidiyor ama ben kim olduğunu bir türlü hatırlamıyorum. Ardından bankamatik sırasında bekleyen bir çocuğu daha tanıdığımı sanıyor ve bilemiyorum.

Fa, dişçiye gidelim diyor. Mihrimah'taki doktorumdan başka olmaz diyorum. O yoksa bile nöbetçi bırakmıştır yerine kesin. İçimden düşünüyorum, yahu tıbbi kayıtların sürekliliği hakkında hiç mi bir şey bilmiyorsun? Bu yaşta köpek dişimin sallanıyor olması kötü, iyi hissetmiyorum. Yürümeye devam ediyoruz. Merdivenlerden inip deniz seviyesine ulaşacağız. Moda'da sahile inen merdivenleri çağrıştırıyor, hatta çok benziyor.

Tinerci kılıklı bir çocuk yaklaşıyor yanıma. Fa uzaklaşıyor. Çocuk gülümseyerek konuşuyor: Abi ben nerede kalabilirim, nasıl meslek edinebilirim? Biraz laflıyoruz ayaküstü. Hapisten çıkmış olduğunu öğreniyorum. Halbuki en çok 14-15 yaşlarında olmalı. Bir şeyler söylüyorum tavsiye kıvamında. Çocuk biraz tavır değiştiriyor, yankesici olabilir mi? Arkamı dönüp gidiyorum, merdivenlerden iniyorum.

O sırada merdivenlerden yukarı çıkan birinden bir şeyler çalıyor. İnsanlar hemen yakalıyorlar çocuğu, merdivenden aşağı atmak üzere sarkıtıyorlar. Çocuk ağlıyor. Hiç bir şekilde sorumluluk duymuyorum tüm bu olanlardan, zaten ne olabilir ki?

Deniz kenarında yürüyoruz. Dalgalar deniz yükseldiğinde yürüyüş yolunu ıslatmış. Suların üstünden zıplıyoruz Fa ile birlikte. Yoruldum diyor ve yarısı denizin üstünde kazıklara oturtulmuş bar kılıklı bir yere giriyoruz. İçerisi loş, bir masaya çörekleniyoruz hemen. Oturduğum yerden arkamdan bir yerden konuşan kalabalığın içinden Ya'nın sesini duyuyorum. Bir yerde de karşılaşmasak ne olur sanki? Fa gülüyor.

Garson içeceklerimizi getiriyor, masaya bakıyorum o anda. Aa! Burası, bu mekan; bir başka rüyamda Ya'nın bizi getirdiği yer değil mi? Bunları düşünürken garson iki de çay uzatıyor. Arka masadan gönderdiler diyor. Gülüyorum, yan masaya çay gönderilir mi be?


Masamıza bir kız çocuğu yaklaşıyor, elinde üç iskambil kağıdı: Sen olsan bunlardan hangisini seçerdin? Önümüzde beliren ekranımsı vizyondan masanın durumunu görüyoruz. Tam olarak yanda görülen kağıdı seçiyorum. Her niyeyse gözlerim parlıyor onu görünce. Kız gidiyor oyununa, önümde açılan ekranımsı şeyden oyunu seyrediyorum. Seçtiğim kağıt oyunu kazanmak için önünü açıyor, seri halde tüm masadakileri topluyor ufaklık. Meğerse bizim Ya, gidin şuna sorun, çok şanslıdır demiş.

Bir çocuk daha geliyor elinde üç kağıtla, tersliyorum: Bugün bitti şansım, yeter bu kadar! Pek de umrunda değilmiş gibi gidiyor.

Tam içeceklerimizi içecekken ortaokul çağında üç çocuk geliyor masanın yanına, bir şeyler soruyorlar. Yüzlerine bakıyorum, siz falanca okuldan mısınız? Evet, öyleler. Nasıl da bildim edasıyla Fa'ya bakıyorum. Aslında bu üç çocuk şimdi büyümüş, yetişkinlik kıyısında genç irileri. Ben sizin büyüklüğünüzü bilirim demiştim ki çalan telefona uyandım.

Salı, Ekim 23, 2007

Rüyalı Uzun Gece

Hamur işi yiyince uykum gelir. Evde yapılmış sıcacık gözlemeyi böğürtlen çayıyla birlikte hüpletirken de bunun böyle olacağını biliyor, yine de öyle olmaması umudunu besliyordum. Bir Arzuyu Beslemek'le karşılaştım sonra. Selam verdim, severim seni diye göz kırptım. Kırmızı Pelerinli Kent'i arıyordum aslında. Bir elime geçtiği günü bilirim, başka da bir şey bilmem. Sonra nereye gitti o kitap?

Tam kitap raflarını gözden geçirirken beklendiği üzere içimdeki ejderha ateş püskürtmeye başladı. Bu sıcaklık uykunun ilk habercisi. Oturdum, geçmesini bekliyordum işte. Bu sabah vazgeçtiğim tebdili yazdım. Gitmedi işte, dönerim bir kaç saate diyip uykuya daldım.

Işıklı kalemimle yazmaya başladığımdan beri rüyalarım çok yoğun. Maceralar peşimi bırakmıyor, psikolojik savaşlar yıpratıyor. O derece derinden. Sabah uyanınca ışıklı kalemimle not aldıklarıma baktım ve hiç bir şey anlamadım.

Güya Fatih tutuklanmış, bununla ilgili hiç bir şey hatırlayamadım. Yiğit'i görmüşüm bir de, o ki serzenişlerimizin kahramanı. Polis, şişman adam, yolda kalan çocuk, durdurup geri al... Hiç biri hakkında fikrim yok. 00:55 sularında yazmışım.

Sabah kalktığımda en yoğun hatırladığım, o kallavi binanın altında ortaya çıkan bambaşka bir dünyaydı. Otopark rampalarından aşağı inerken görünen bir pencereden atlayınca binanın aslında bir kayıp şehrin üstüne kurulduğunu görmek olağanüstüydü.

Kapadokya'ya benzeyen bu yerde pek çok yükseltiler aştım, dolaştım. Kimselere rastlamadım uzun düzlüklerde. Sonra bir yerde gördüğüm uzun ince bir toprak birikintisinin üstüne çıktım. Birden insanlar toplandı aşağıda, neye uğradığımı şaşırdım. Benim oraya bir amaç uğruna çıktığımı sanmışlardı. Halbuki maksadım etrafta insan var mı diye şöyle bir bakmaktı. Üstelik artık inemiyordum da her nasılsa.

Aşağıdakilere bakarken, birden yanımda uçan bir insan belirdi. Etrafı açık, olabilecek en küçük helikoptere binen bu garip adamın ne dediğini de anlamıyordum bile. O helikopter ikimizi taşımaz dedim sadece ve arkamı döndüm. İnsan kalabalığı arasında birbirini tanımayan iki arkadaşımı gördüm, bizim için eylem yapar mısın diye bağırdılar. İtiraz etmedim, olur demekle yetindim. Ama tam olarak ne yapacaktım ki?

Hatırlamadığım pek çok şey arasında birden üstünde durduğum yüksekçe kaide zemin seviyesinden kırıldı. Yere doğru hızla düşüyorduk kaidemle birlikte. Lastiktenmiş gibi olsa da tam yere yapışacakken yeniden yükselse ne güzel olur diye düşündüm. Bu sırada tam da yere yapışmak üzereydim ki hızla yükselmeye başladım.

Pazartesi, Ekim 22, 2007

Işıklı Kalem

Işıklı bir kalemim var, çok güzel. Yazılmakta olan kelimeyi, bir önceki ve bir sonrakiyle birlikte aydınlatıyor. Yazan kişi için daha fazlasına gerek var mı? Bilmiyorum, benim için gerek yok. Kalemi, kağıttan birazcık uzaklaştırınca büyük resmi görebiliyorum. Çünkü ışık kaynağının önünde bir mercek var. Gözümüzde de mercek var.

Işıklı kalemimle gece karanlıkta aklıma gelen her şeyi unutmadan yazabilirim, rüyalarımı da yazabilirim, susmayan bilincimin söylediklerini de. Şikayet etmiyorum, susmasın tabi, seviyorum onu.

Işıklı kalemimi tavana doğru tutunca sekiz kollu bir yıldız oluyor. Kalemi çevirince, dönen bir yıldızım oluyor. Yıldız bile kaydırabiliyorum.

Tersine alarmlı saat üzerinde çalışıyorlarmış. Amaç minik insanların uyku düzenini sağlayabilmek. Tesadüfen rastladığım proje ekibinin üyelerinden biri de alaturka hallerini yazıyor.

İşte tavanda döndürüp, kaydırdığım yıldızımı görünce aklıma bu geldi. Tersine alarmlı saat, etkileşimli olmalı, farklı animasyonlar sunabilmeli. Yeterince iyi olduğunu düşünürsem ben de bir tane edinebilirim, neden olmasın ki?

Işıklı kalemimle uyuyakaldım sonra. Pek çok, pek çok rüyalar gördüm. Bir konser alanı, bir maraton yaşadım. Çocuklu genç bir kadınla tanıştım, erkeğini evden kovmuş. Çantalarımı onun evine bıraktım. Bir taksiye bindim, taksici Hintli çıktı. İstanbul'u da basmış bu hintliler. Ben demiştim zaten vize koyalım şunlara diye. Taksiden inince fark ettim ki benim masamın üzerindeki teneke taksiymiş bu. Ne çok sevindim.

Sabah uyanınca, yorulmuştum bile bu kadar çok rüyadan. Hoş, tatlı bir yorgunluk. Tersine alarmlı saatle uyuyan çocukların muhayyilesi daha mı zengin olacak?

Taksiyi düşündüm ve taksinin sahibinin ne yapıyor olduğunu. Bazı şeyleri unutamadığımı farkettim fakat kategorize edemedim. Kişisel tarihimin bazı kısımları hiç yokmuş gibi oluyor ve bazıları hiç gitmiyor.

Ağacı düşündüm sonra. Mezarın üstüne toprakla örtüldükten sonra dikmiştim. Geçende haberi geldi. Büyümüş, serpilmiş o ağaç. Dedikodular bile yayılmış, arkadaşı dikti demiş kimileri. İnsanlar hikaye anlatmaya çok düşkünler. Cinayet işlemeye ve kan görmeye de aynı oranda düşkünler. Hikayeciler bu yönden kendilerini tatmin edebilirler. Kasaplar da. Kurban bayramları toplumun ekseriyatını kan görmek yönüyle nötralize eder. Bir de hikaye bayramı yapmalı o halde, anlatsınlar dilediklerini. Kursunlar dünyayı yeniden.

Geçen gün koruda yürürken, patikanın yanıbaşına parkedilmiş bir uçan halı gördüm. Usta bir şoför olduğuna kanaat getirdim. Dönüşte aynı yoldan geçiyordum, halının sahibi hala ortalıkta yoktu. Uyuya mı kaldı acaba ağaçların arasında?

Ağaçların bittiği yerde kültür bakanını gördüm. Oldukça şık görünen gri bir takım elbise giymişti. Normal şartlarda sevmem gri takım elbiseleri. Bir eli cebinde konuşuyordu. Sonra kayboldu birden bire.

Aklıma uzun ömrün acısı geldi. Herkes ölüp gidince dünyada kalıp onların yasını tutan adamı hatırladım. Ne fena. Belki buna da alışmıştır.

"Lost In Translation" seyrettim bir ara. Evet, filmin isminden mülhem mevzusu oldukça iyi anlatılmış. Oradan başka yerlere kaydım hemen. Ya anadilin de yetmiyorsa anlatmak için diye düşündüm. Sonra susasım geldi çokça. Susunca susarım hep. Konuşunca da susarım. Fakat insan susayınca deniz suyu içmemelidir.

Başka bir aralıkta da "Little Children"ı seyrettim. Bir "Selvi Boylum, Al Yazmalım" tadı aldım. Konuyu sağlam, üslubu yavan buldum. Aynı hikaye daha etkileyici anlatılabilir diye düşündüm. Yine de beğenmedim diyemem, hoştu.

Selofandan bir deniz gördüm sonra, denizden yansıyan ışığın aydınlattığı bir de gökyüzü. Ondan sonra bunları yazdım işte. Kağıttan bir gemi var denizin üstünde, süzülüyor kıyıdan kıyıya.

Salı, Temmuz 17, 2007

İyi Rüya

Rüyamda bile seni iyi yapamıyor, iyi konumlandıramıyorum. Bu senin için çok acıklı bir durum olmalı, değilse bile öyle. Haberin olsun. Belki de hiç olmayacak. Bu daha da acıklı.

İyilik yapmak, hiç bir zaman iyi olmak anlamına gelmedi zaten.

Cuma, Haziran 15, 2007

Bir Beslenme Çantası Olarak Rüyalar ve Muhayyile

Sebebini bilmeksizin sabaha karşı 4 civarında uyanıyorum birkaç gündür. Bu gece yine uyandım ama biraz farklı bir deneyimle; müthiş bir sancı karnımda. Sebebini bilemediğim bu sancı rüyalarımı bölmeseydi bu kadar sorun olmazdı sanırım.

Sabah uyandığımda rüyamı net olarak hatırlamıyordum. Genel itibariyle sıkıntılı olmasına rağmen yine de beslemişti ve hatırlamak için can atıyordum. Bunun nasıl bir zihinsel mekanizma olduğunu bilemiyorum ama ilk etapta bilememek için can atıyor, enteresan.

Sonra rüyamda gördüğüm bir arkadaşımı görünce başladım anlatmaya: sen gördüm rüyamda. Anlatırken bir kaç parça daha söküldü geldi. İçerinden söküp alıyormuş gibi.

Rüyalar ve hayaller nasıl [güzel] besliyorlar beni, merak etmeye başladım, belki bunun üstüne yazmaya çalışmak önümde çeşitli yollar açar diye düşündüm. Hayal dünyası için imgelem demekse çok saçma geldi, imge derken? Muhayyile çok daha güzel, bir de havsala var.

İki gün önce gördüğüm rüyada, Soğukçeşme Sokak benzeri bir sokakta bir çuval üzerinde uyurken güzelleşen, güzelleştikçe göz alıcı bir hal alan bir kız vardı. Bu süreci seyretmek tıpkı güneşin doğuşunu seyretmek gibi bir süreçti. Tabii ki çok daha pırıltılı...

Bugün gördüğüm garip araba, kullanması biraz zor da olsa oldukça keyifliydi mesela. Otomobil, tramvay, minibüs arası bir forma sahipti desem anlatabilir miyim bunu? Gerçek dünyada olmayan nesneler ve hisler bunlar. Anlatması güç olduğu kadar yaşaması da güzel.

Hayaller ve onları barındıran muhayyile var bir de, gün ortasında belirip enerji deposu işlevi gören. Düşünüp duruyorum bunu nasıl anlatabilirim, bulamıyorum bir türlü. Beklenmedik bir anda beliren geçmişe dair bir görüntü, youtube videosu gibi kısa bir yüklenme sürecinin ardından oynayan bir video gibi. Yahut hiç yaşanmamış, görülmemiş bir formun otobüs camından sokakları ve insanları seyrederken insanın aklına düşmesi gibi.

Kurt Vonnegut, "Sadece gerçeklerle yetinen insanları anlayamıyorum" derken ne kadar da haklıymış meğer, hep aynı şeylerin yapıldığı makinamsı bir hayat ne kadar yavan olurdu. Filmler çekemez, şarkılar besteleyemezdik, kitaplar yazıp havsalamızı derin zevklere garkedemezdik.

Aranızda Yann Tiersen'in başka bir dünyadan beslenmediğini söyleyebilecek biri var mı? Bjork, Army Of Me için bu klibi nasıl çekmiş mesela:




Ne zaman bu konuda yazmayı düşünsem bir sürü şey geçiyor kafamdan, yazmaya kalkınca bir türlü toparlayamıyorum. En iyisi film falan önerip bu işten sıyrılayım: Brazil.

Ayrıca bu da okunabilir.

Antitez de burada.

Pazartesi, Mayıs 07, 2007

Başka Bir Rüya

Hava ne kadar da güzel, yeşil bir bahçede dolaşıyorum. Şu arkamdaki iki katlı evde yaşıyor olmalıyım ama evi kimlerle paylaştığımı bilmiyorum. Kapının orada bir kaç kişi var ama kim olduklarını seçemiyorum, umrumda da değil zaten.

Bahçeye doğru yürüyorum, sanırım burası villalardan oluşan bir site. Üstelik evimizin havuzu da varmış. İstediğim zaman yüzebilirim, ne güzel. Havuz boş ama sorun değil, daha ben buna üzülmeden hızla doluyor kendiliğinden.

Dolaştığım bahçe sahiden güzel, bir cenneti andırıyor. Bir çocuk görüyorum, en çok altı yaşlarında. Elinde siyah bir sehpa benzeri şey ve üzerinde bir koli. Siyah sehpa benzeri şey dediğim bir amfi de olabilir, emin olamıyorum.

Çocuğun elindeki kolide bir delik farkediyorum, deliğin içinde bir kameranın lensi görünüyor. Çok sinirlendiriyor bu beni, ne hakla yapabilirler bunu. Bir koşturmacadır başlıyor, çocuk ilk anda beni atlatabilecek gibiyse de yakalıyorum. Tam yakalayacağım sırada uzaktan silahının namlusunu farkettiğim biri ateş ediyor. Siyah gözlükleri ve fötr şapkası olan bu adam, çocuğu buraya gönderen kişi ve çocuğun konuşmasını istemiyor.

Zavallı çocuk sırtından vuruluyor ama kan akmıyor, bir an için ne yapacağımı bilemedim. Ölmediğine göre onu bir şekilde iyileştirmeliyim. Kucağıma aldığım gibi garaja doğru ilerliyorum. Ah evet, bu buz mavisi araba bizim olmalı. Etrafta insanlar var, çabuk olun diyorum, arka kapıyı açıyorlar ve çocukla birlikte biniyorum. Pek acı çeker gibi görünmüyor, bayılmış olmalı diye düşünüyorum. Eh acı çekmesindense bu daha iyi.

Hastaneye varıyoruz, sedye getiriliyor, çocuğu bir odaya alıyorlar. Bir süre sonra yine sedye de çıkıyor. Anladığım kadarıyla kurşunu çıkarmışlar, iyi gözüküyor ama elleri kelepçeli. Çocuk hapishanesine götürüyorlarmış. Arkalarından ziyarete gidiyorum...

Başka çocuklarla birlikte tutsak halde ziyaret ediyorum orada. Yüzünde hiç bir ifade yok. Mahpus arkadaşları da hiç öyle üzgün değiller, herhalde çocuk oldukları için umurlarında değil burada olmak, oyunsa oyun, burada da var işte.

Sahne değişiyor, aradan günler geçmiş; bir eğitim kurumundayım. Derse geç kalmışım ama gitmeyi de pek istemiyorum. Binayı çok rezil buluyorum ama bunu anlatabilecek kelimelerim yok, öyle hissediyorum işte. Karnım da aç, binadan çıkıyorum, yol kenarında bir minibüste köfte satılıyor, insanlar hem yiyip hem şakalaşıyor ama pek hoşuma gitmiyor bu durum.

Biraz yürüyünce kahvaltı ürünleri olan bir yer görüyorum. Etraf varoş görünümlü ama sorun değil. Pek hijyenik olmasa da kahvaltılıklar güzel görünüyor: bal, kaymak, peynir, zeytin, domates, salam...

Kahvaltı satıyorsunuz ha? 15 yaşlarındaki çocuk gülümsüyor, beni tanır gibi bakıyor. Bir süre suretine bakınca hatırlıyorum, çocuk hapishanesinde görmüştüm onu da.

Sağıma bakınca yakaladığım çocuk geliyor, elleri yine kelepçeli. Sarılıyorum, neden yaptın diyorum, sesini çıkarmıyor. Üzülüyorum. Nasıl geldiğini soruyorum, cezaevi aracıyla gezmeye çıkarılmış, çocuklara has bir uygulamaymış. Aracı gösteriyor, kafamı çeviriyorum; tepesinde bir asker konuşlanmış, bizi gözlüyor. Önünde kurulmuş bir makinalı silah, namlusu bize dönük, nişan almış, eli tetikte. Ters bir hareket çok pahalıya mâlolabilir.

...

Cumartesi, Mayıs 05, 2007

Rüya

Gün batarken bir deniz feneri, henüz parlamıyor. Fenerin camlarından batan güneşin son ışıkları, camlardan biri çatlamış.

Fotoğraf çekmek istiyorum, yok, bir fotoğraf makinası yok. Çok istiyorum, çok isteyince oluyor. Bir fotoğraf makinası oluyor.

Duvarlar beyaz, bütün deniz fenerlerinin iç duvarları beyaz mı olur? Bilmiyorum, özensizce sıvanmış duvarlar, bembeyazlar. Camlardan biri çatlak, söylemiştim değil mi, diğeri sağlam.

Fotoğraf makinasını çalıştıramıyorum, pili yokmuş meğerse. Çok istiyorum bir pili olsun, bir şarj makinası oluyor, içinde piller. Şarj makinasının içinde bir de dokuz voltluk piller var içinde ama ne işe yaradıklarını, doğrusu yarayacaklarını henüz bilmiyorum. Çalışıyor fotoğraf makinası. Kapağında belirtildiği için pillerin kutbunu şaşırmadım takarken. Düğmesine basınca kocaman bir objektifi oluyor.

Buraya nerden gelmiştim? Bu deniz fenerinin dibi bir otobüs yazıhanesi değil miydi? Gişe görevlisi de şu benim eski berber tuncay değil mi?

Bir harddisk gönderecekmişim otobüsle. Nereye olduğunu tam bilmiyorum. Baloncuklu poşete sarıyorum, maket bıçağıyla kesip tam onun kadar ayarlıyorum poşeti. Tuncay makası uzatıyor, hayır hayır maket bıçağıyla yapacağım.Kutusunu kesip biçiyorum, tam o kadar hazırlıyorum. Tuncay a veriyorum kutuyu, o sırada bir otobüs geliyor.

Burası harem'e benziyor biraz. gelen otobüsün kapısı açılmadan Tuncay'ın yakılmamış sigarası kapının önüne düşüyor, insanlar inmeden alayım istiyorum, alamıyorum, parçalanıyor sigara.

Tuncay nerede? Kutuyu ona teslim ettiğime dair bir tesellüm fişi vermeyecek mi bana? Rüyamda ambar tesellüm fişi denen şeyin ne olduğunu hayalleniyorum. Yok yok, yurtiçi kargonun faturaları kadar detaylı olmasına gerek yok, hani şu elle karalananlardan. Yoksa fiş kesmeyip benden aldığı kargo parasını şöforle mi paylaşacak? Olsun canım, Tuncay'a feda olsun.

Bu adam kim? Otobüsten inmiş olmalı. Tuncay'ın çok çalıştığından bahsediyor, sorumluluklarından. Bırak kardeşim, adamın kasasını da sen tutma, diyor.

Gelen otobüs bir hışımla kapılarını kapatıp uzaklaşıyor. Esenler'e mi gidiyor diye düşünüyorum, hem bu kadar da hızla hareket edebilir mi? Bak şu rüyanın işine. Rüyamda otobüsün Man olduğunu düşünüyorum, halbuki düşününce Mitsubishi de olabilir diyorum, bembeyazdı üstelik.

Şu kız sanırım Tuncay'ın nişanlısı. Tuncay nişanlısına sadık bir adamdı berber dükkanını kapatmadan önce. Kız kitap mı, dergi mi okuyor ne? Fotoğraf makinasını almaya çalışınca yerinde olsam almazdım diyor. Sana ne? Daha once yoktu işte, ben olsun isteyince oldu. Bak, Tuncay hiç bir şey demiyor. Tuncay adama diyor ki, buraya şöyle bir halay mekanı yapacağım, halay çeksinler. Bakıyorum; olmaz olmaz, Üsküdar'ın şöyle cool(?) mekanlara ihtiyacı var, diyorum. Bana burası Etiler değil, otobüs garajının yan tarafı bakışı fırlatıyor. Petrol istasyonunun bir tarafına halay mekanı yapalım, diger tarafına cool mekan yapalım diyorum. Ha sen hafta içi de açık bir mekan istiyorsun diyor. Evet diyorum.

Sonrasında pilleri oldurup buluyordum işte. Dışından deniz fenerine bakarken, içindeymişiz. Yanmıyor henüz deniz feneri, gün batıyor, alacakaranlık kuşağı ne de güzel. Fotoğraf çekmeliyim, uyanınca birilerine bunu göstermeliyim. Cam çatlak.

Fotoğraf makinası çalışıyor. Tuncay fotoğraf makinasında bir film izlemiş, bana onu gösteriyor, çok etkilenmiş, ama fotoğraf çekecektik? Israrla izlettirmek istiyor. Aa! Ben bu filmi görmüştüm, çok güzeldi. Bir adamla, bir kadın var, birbilerini çok seviyorlar. Kumlar var, deniz var, bir şeyler oluyor. Bu film çok güzeldi. Adı neydi, adı neydi? Kadın adamı çok seviyor, adam kadını çok seviyor. Bazı şeyler çok belirsiz, sevgileri taşıyor, birbirlerini sarıyor ama hiç vıcık vıcık değil.

Ben bu filmi biliyorum, seyretmiştim. Tuncay dinlemiyor beni, filme çok odaklanmış. Bir türlü hatırlayamıyorum filmi, şimdi bile, ama kesinlikle görmüştüm o filmi. Filmde bazı yerlerde neler hayal, neler gerçek karışıyordu. Hala da o filmi düşündükçe karıştığını hatırlarım. Bir türlü filmi tamamiyle hatırlatabilecek bir sahne, oyuncuların yüzünü hatırlayamiyorum. Sadece çok güzel olan sevgilerini, ekrandan sevginin taştığını, masalsı bir kurguyu hatırlıyorum. Masal olmak istiyorum, masal oluyorum. Akıl git başımdan diyorum. Ne çok akıllanmışız, rüyada aklımı çıkarıncaya kadar yoruluyorum. Bu filmi biliyorum. çok güzeldi. Tuncay filmin içinde kayıp mı oluyor ne? Evet kayboldu film Fotoğraf çekemedik. Alacakaranlık kuşağı geçmiş, sorun değil, güzeldi.

Sanırım fener de kızkulesiydi, hep dışından mı bakacağız, işte fener odasındayım diyorum bir ara...

Pazar, Ocak 28, 2007

Böyle başlar

17:48
Ne uzun bir gün. Sabaha karşı aralanan gözlerim ve kayıtsız kalamadığım düşüncelerim. Kalkıp yazmıştım ve şimdi yazıyorum, hiç yazamayabileceklerimi.


Bunu sadece tam da hissettiğin anda yaz düsturunu yerine getirmek için yapıyorum. Umuyorum ki bir gün tam da istediğim gibi yazabileceğim.

. . .

Eski bir bina, yüksek ve işlemeli bir tavan, büyük kapılar, çocukluğumu hatırlatan kilitler.Hep eski binalara meraklı olmuşumdur. Bu kocaman bakımsız daire biraz özenle muhteşem olabilir.

Ne kadar zamandır kovalı soba görmemişim? Özlem mi bu? Ya üzerindeki çizilmiş kestanelere ne demeli?

Gıpta ediyorum ve hayal kuruyorum: neden olmasın? Çok katlı ve asansörü yok. Belki de bunun için kirası çok değildir. Çok değil derken neyi kastetmişti şu güleç yüzlü adam?

Bu güleç adam sahiden iddia edildiği kadar samimi mi? Olabilir. Hınzır bir çocuktan hallice. Belki hayal kırıklıkları var. Belki dememeli, belli ki demeli.

Otuz beş yaşında. Tıpkı Tuba'nın bahsettiği bekar tiyatrocular gibi. Bir şeylere geç kaldığını düşünüyor mu? Seçme hakkını yeniden versek eline; yeniden seçer mi bekar tiyatrocu olmayı?

Gözleri parlıyor bu adamın, çocuk gibi, deha gibi. Çocuksu bir dürtüsellik.

Kırmızı otobüsler için bile kırmızıda geçmek yasaktır dostum.

Ya şu haşin kıza ne demeli? Olduğu gibi göründüğüne hiç şüphe yok. Dolambaçsız ve içtenlikli bakışları var. Bunun da var içinde bir çocuk.

Neden insanların içindeki çocuklara ve hikayelere merak saldım böyle? Düşününce; sanırım hep bu bekar tiyatrocuların hayatlarını merak ediyorum.

Bunlar bir şekilde arızalı insanlar. İçlerindeki o şeyi öldüremeyen ama onu da olduramayan, bu yüzden de ıskartaya çıkan, kabul edilmeyen insanlar. Sahiden memnunlar mı bu durumdan? Memnun muyum? O içlerindeki/içimizdeki şey de ne ola ki?

. . .

Eski bir bina, yüksek ve işlemeli tavan, büyük pencereler. Dışarı bakınca kurşun kaplı bir kubbe görünüyor, nedense benim için huzur timsali olan.

Sabah ezanına çok zaman yok. Yattığım yer pek rahat değil. Üstelik boyuma kısa gelen bu yatak benzeri şeyde, ayakkabılarım çıkmamış olduğu halde sallanıyor ayaklarım. Başım ağrıyor biraz. Soba da sönmüş galiba. Birazdan belki midem bulanacak ama henüz bilmiyorum bunu. Kayda değer bir bulantı olmadığını da bilmiyorum. Düşünceler dolaşıyor kafamın içinde, ne rengi var bu düşüncelerin, ne de bir nişanı. Kim bilebilir ne olduklarını, kendilerince apaçık ortada olmalarına rağmen, ben bile.

Gözlerimi açıyorum hafifçe, bir çift göz görüyorum, kağıda ve kaleme dikkat kesilmiş. Görüyor beni, devam ediyor yazmaya. Beri yanda şov devam ediyor. Yeniden yazan gözlere bakıyorum. Seyredalmayı tercih ediyorum bu sefer. Farkında bunun. Yazmaya devam ediyor. Düşünmekten ve bakmaktan fazlasını yapabileceğimi sanmıyorum.

Cümleler ve düşünceler akıyor zihnimde. Belli belirsiz seviniyorum cümlelerin gelmesine. Öteki insanların görebileceği bir kaç şey! Başım ağrıyor hala. Seyre devam ediyorum bir yandan. Kalemin kağıt üzerindeki halleri tahrik ediyor ve tam o anda akıp giden bir kaç cümleyi beğeniyorum. Yazmalıyım diyorum ve harekete geçiyorum. İşe bak, düşündüğümden fazlasını yapabilecek güce sahibim.

Defterimi alıyorum ve hep olduğu gibi hiç yazamayabilecekmişim gibi gelen bir şeyler yazıyorum, defteri başucuma koyuyorum.

04:39
hiç yazamayabileceğim şeyler olduğunu farkettim az önce uykuyla uyanıklık arasında.

işte tam bu noktada, tam olarak kavrayabiliyorum kendi varoluşumu. seni, tamamiyle anladığımda, her yanını sardığımda, kaybetmiş mi olacağım? biliyorum ki senin dışını saran, senin dış yüzeyine tamamiyle uyabilecek bir hale geçiyorum şimdi. bu aynı zamanda senin içinde kayboluşuma da tekabül ediyor.

doğuşu; o'nun, içimde. hem, sen kimsin ki?
Dikkatle, daha dikkatle, artık o saatte ne kadar olabilirse o kadar dikkatle seyre devam ediyorum. Görmek ve görülmek; bunları yazar anlattı kitaplarında, görmekle mahremiyet arasındaki yadsınamaz bağlantıyı.

Kafasını kaldırıp bana bakıyor, hemen dönmüyor kağıda aktardığı kendisine. Kaçırmıyorum bakışlarımı. Ne yapıyoruz? İç içe mi giriyoruz yoksa savaşıyor muyuz?

Anlam var mı bakışlarında? Aramalı mıyım o anlamı? Yoksa yok mu onun da bakışlarının rengi? Ya ben n'apiyorum? Ne anlıyor bakışlarımdan? Korkmuyor mu? Korksa kaçardı, kaçmıyor. Anlamlandırmak için uğraşıyor mu?

Anlatamayacağım ve şekillendiremeyeceğim kadar çok şey oluyor bakarken ve bakılırken. On saniye mi? On beş saniye mi? Böylesi yoğun iletişimler için çok uzun bir süre bu ya da bana öyle geliyor.

Yazısına dönüyor. Sanıyorum ki daha az rahatsız etmek kaygısıyla gözlerimi kısıyorum. Uyur gibi oluyorum fakat bilincim kapanmıyor.

Biraz zaman geçiyor, yana kay diyor.

Uzanıyor yanıma ve sarılıyor. Uyuyorum artık. Huzurluyum. Rüya bile görüyorum sanırım. Kapalı gözlerimin içinden sükunetini görüyorum. Sanıyorum en son hatırladığım da bu.

Bil-sen-de

Pardus... Özgürlük Için...

Firefox 2

Bazen Okurum

Dinle-sen-de