neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum. ama belki benimle ilgili bazı şeyleri, yazacağım bir kaç kelimeyi merak edenler olur..

istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ağustos 12, 2007

Çürüksulu Yalısı


Ankara'lıları anlamakta güçlük çekiyorum. Susuzluktan şikayet ediyorlar, halbuki şehir bir nev'i Venedik bozkırların ortasında. Yataktan kalkınca ayakların suyun içinde, yok böylesi bir lüks hiç bir yerde. Vücutta bulunan tüm negatif iyonlar suya dağılıyor ve olası kötü rüyaların etkisi geçiveriyor.


Çürüksulu Yalısı'nın ise konuyla hiç alakası yok, Ankara'da bile değil. Turgut Cansever'in portfolyosunu görmeseydim yıllardır olduğu gibi ismini bile bilmeyecektim.

Cuma, Nisan 06, 2007

Gün Batımı

18:45 - Beşiktaş-Üsküdar motorunda bir amca:


Azizim, şu İstanbul'da güneş çok güzel batıyor. Hele bak, denizin üstünde ancak iki karış sis varken...


Pazar, Nisan 01, 2007

Şaka Şaka

Evde geçen bir cumartesiden sonra şaka gibi bir pazar günü yaşadım. Yataktan hadi gel kahve içelim sesiyle çıktım, ne olduğunu anlamadan yola düştüm.

Beşiktaş motorunda arkamda oturan saçı başı pek hippi görünen iki çocuk konuşmaya başladılar:

a Sabah namazına kalkamadım yaa!
b Niye ki?
a (Okkalı bir küfür savurur) ... yaptığım şeytan rahat bırakmıyor ki!
b Kazasını kılsaydın ya.
a Sabah namazının kazası olur mu?
b Niye olmasın?
a Bilmem, olur gibi gelmedi bana.

Sonra motor gürültüsünün içinde inceden bir sızlama duyuldu; keman çalan adamı görünce gözlerim faltaşı gibi açıldı. Boğaza karşı fena da olmuyordu hani. Tekrar bu şehri sevdiğim geldi aklıma, kafama takmadım.

Karaya ayak basınca özlemiş bir seven insan buldum. İnsanın boğazın her kıyısında kendisini seven biri bulması güzel şey dedim. Yok yok, öyle düşündüğün gibi değil. Sonra yine şehri sevdiğimi düşündüm ama sonra hemen savdım bu düşüncemi.



İlk gidilen mekan kahvaltı için gelen onca insana rağmen zift gibi çayı dayayınca burnumuza, böyle çay mı olur diyip kalktık. Hazır şehirde hala kuşlar varken köfteci minibüsünde satılan leziz çayımızı denize karşı yudumlamayı tercih ettik. Tam çaylar biterken serçeler poz vermeye başladı, kırmadık tabi onları. Sonra yine tam düşünecektim, düşünmedim.

Sonra masallar alemine gönderdim onu ve yine kendi kıyıma dönmeyi düşledim. Bir de baktım o bana gelmiş, yeni bir maceranın kollarında buldum kendimi. Güzel insanlar gördüm. Sonra yine düşünecektim, düşünmeden yola çıktım.

Şehrin bir başka kıyısına gittim, yine bir bekleyen vardı. Birileri bana şaka mı yapıyordu? Koltuklarım kabardı, önemli hissettim kendimi.

Sonra bir adam gösterdi bana, ilginç bir adamdı. Başında mavi beresi, üzerinde montu, havuzun başında durmuş hep aynı yöne bakıyordu, on dakika boyunca baktı. Ben bilmesem de zaten bir saattir orada bakıyormuş. Yanına gittik, aldırmadı. Düşünmedim tabi.

Çay içtik Ayasofya'nın gölgesinde, konuştuk. Sonra o yüce ağaçlara bakarken aklıma beş yaşındaki Burak geldi.

a Burak dikkatli ol!
b Babam bana dikkati öğretmedi ki!

Artık dayanacak gücüm kalmamıştı, düşündüm. Evet işte, seviyordum bu şehri. İyi ama babam bana sevmeyi öğretmemişti ki.

Çarşamba, Mart 28, 2007

Akşamüstü

İstanbul bazen pastel bir şehirdir, hele ki buralarda bütün tabiat bahara uyanırken. Tabiatın kışın öleyazması ve sonra baharda ağaçların çiçeklenip yeniden hayat bulması yılbaşı kabul edilirmiş uzaklarda. Bugün guruba karşı camlarında yangın çıkan Üsküdar'a doğru seyrederken güneşin zayıf ışıkları boyuyordu işte şehri pastel renklere. İlginç olan; kimse bunun farkında değildi. Çünkü burası koşanların şehri.

Herkes koşar akşam vakti, metroya koşarlar, vapura koşarlar, otobüse koşarlar, hep koşarlar. Kafalarını kaldırıp havaya bakmazlar, çiçek açan ağaçlara bakmazlar, insanlara bakmazlar. Sokakta yürürken kimsenin yüzüne bakmayan insanlar şaşırtıyor beni evet.

Baktığım yüzlerde bir hikaye arıyorum, bir kaç saniye içinde mutsuz mu, özlemiş mi, şaşkın mı, yorgun mu görmeye çalışıyorum. Yanımdan geçen adamın bambaşka bir hikayesi olduğunu ve hikayelerimizin tam bu noktada kesiştiğini düşünüyorum. Hatta durdurup konuşursam ve bu konuşmadan hoşnut kalırsak hayatlarımız daha uzun süre kesişebilir bu insanlarla ya da işte böyle teğet geçip gideriz. Birbirine teğet geçen milyonlarca hayat...

Biliyorum, Ahmet Altan kıvamına doğru ilerliyor yazı, halbuki ben başka bir şey anlatacaktım?

Hayalî şeylere itibar etmiyor ciddi adamlar. Çünkü sahiden ciddi işleri var. Paralarını veya yıldızlarını saymak gerçekten daha önemli. O hava almayan poşet gibi plazalarında kategorize olmak, daha büyük odalara terfi etmek için üç beş kişiyi daha ekarte etmek, müthiş önemli toplantılara girmek daha önemli.

Ciddi adamlar kimsenin yüzüne bakmıyor, havaya da bakmıyorlar, çiçeklenen ağaçlara da. O zaman aslında yaşamıyorlar. Kim bu komediyi durduracak?

Aslında herkes biliyor tüm bu saçmalıkların poşet kadar gereksiz olduğunu; evet kardeşim, poşete gerek yok.


--

İstanbul bazen pastel bir şehirdir, bugün de öyleydi. Bir sürü şey düşündüm güneşin zayıf ışıklarına bakarken, yukardakileri de, aşağıdakileri de...

Bugün yeni bir şeyler yaptım hayatıma yön vermek adına ve merak ediyorum neler olacak bundan sonra. Bilinmezliğe yelken açmak ilginç bir duygu ve enteresandır ki bu sefer heyecanlı değilim, yorgunum sadece.

Sanıyorum her şey bu şehri sevmemle başladı...

Bil-sen-de

Pardus... Özgürlük Için...

Firefox 2

Bazen Okurum

Dinle-sen-de