neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum. ama belki benimle ilgili bazı şeyleri, yazacağım bir kaç kelimeyi merak edenler olur..

serbest düşüş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
serbest düşüş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ekim 10, 2007

Kafasına Sert Bir Cisimle Vurdum

Güvenlik zafiyeti. Otopark kapısında kimse yoktu. Bina kapısından yanlış bir isim söyleyerek girmek mümkün. Personel, kuruma karşı ilgisiz. Uzun koridorlarda oturacak herhangi bir mobilya yok. Şu an oturduğum yerde, kafasını masasına yaslayıp uyuyan bir adam var. Hizmetli mi?

Bina fiziksel olarak bakımsız. Bölüm başkanlarının isimleri için bile tabela yok, dosya kağıdına yazıcı marifetiyle yazdıkları ünvanlarını bantla kapıya yapıştırmışlar. Ofis mobilyaları oldukça eski. Zemin kirli ve bakımsız. Koridorlar uzun ve sıkıcı. Hastaneyi andırıyor. Devlet üniversiteleri neden olmaz anlıyorum.

Uyuyan adam uyandı. Öğle tatilinin bitimini sordum. Hocanın keyfine göreymiş. Hava sıcak. Yüksek lisans öğrencisi miyim? Hayır, değilim. Demek ki ilk defa karşılaştığm biri için bu yaş aralığındayım.

Öğrencilere bakarak buranın bir kız lisesi olduğunu iddia etmek mümkün. Liseden farkıysa kimsenin etrafta ne döndüğünü bilmemesi. Sahipsiz gibi.

Beklediğim kişi koridorun ucunda göründü. Hareketlendim. Odanın kapısından gördüğüm güzel vazo işimi görür. Gülümsüyor.

`Merhaba´ dedikten sonra ceketimi aldı, asmak için arkasını döndü. Bu dönüşün hayatının son dönemeci olduğunu bilmeden. Vazonun tam tepesinde tuzla buz oluşunu kaydetmek istedim doğrusu, tekrar tekrar ileri geri sarmak için.

Üstüme kan sıçradı. Çantasına baktım, ıslak mendil vardı. Yaşasaydı iade edeceğime söz verdim. Üstümü başımı sildim. Çantadan anahtarı da alıp, çıkarken odanın kapısını dışardan kilitledim. Öğrencilere tuvaleti sordum ve bir güzel kustum. Anahtarı da deliğe attım. Kıyafetlerime kan bulaşması midemi bulandırıyor.

Geniş merdivenlerden aşağı indim. Ziyaretçi kartımı teslim edip, kimliğimi aldım ve çıktım.

Güneşli bir ekim gününde kalabalık caddede yürürken saate baktım ve en iyi iftar nerede yapılır bulmak için çok vakit kalmadığını farkettim.

Perşembe, Ağustos 23, 2007

Ben Film Gördüm

Ben bugün film gördüm. Yıllardır etrafta bahsi geçen, o hayatları değiştiren filmlerden birini gördüm. Hani şu sizin, onun, bunun hayatını değiştiren, hiç unutulmayan, hiç unutmadığınız filmlerden biri işte: Fight Club.

Herkesin bahsettiği filmleri izlemeyi başaramıyorum işte. Çenenizi tutmayı başarabilirseniz daha bir keyifle seyredebilirim. Bir filmi seyretmek için sadece bir sebebim olmalı, yeterli. Bak şu da oynuyormuş, bu da oynuyormuş, yapımcısı şuymuş denmesine gerek yok. Güvendiğim bir işaret yahut işaretçinin budur demesi yeterli. Bundandır ki öncesinde neymiş bu diye araştırmam, hiç bir şey okumamaya gayret ederim. Seçiminize göre bakir yahut bakire bir zihinle karşılarım perdeden aktarılacakları. Böylece havsalamın beklemediği şeyler onu zorlar. Bu aldığım keyfi katlar değil mi? Ne de olsa tecavüz kaçınılmaz olduğunda ne yapılması gerektiğini artık herkes biliyor. Bu durumda etrafta hiç bir travmatik vaka olmamalı. Ama bir sürü var. Çünkü bilmek her şeye yetmiyor.

Bu film yani şu dövüş klübü zımbırtısı çıktığında olanlardan haberim bile yoktu. O sıralar ben kaçırmakla meşguldüm, pek çok şeyi kaçırıyordum işte. Doğrusu ya çok şey kaçırdığım söylenemez. Bu durumda asıl önemli olan sizin kaçırdıklarınız oluyor.

Neyse, o zamanlar daha msn filan ortada yoktu, kişisel iletimize afilli bir replik düşürmüyorduk. Bildiğimiz bir irc vardı, bir de eski dost icq. Hala özlerim sesini, bir telefonun mesaj sesinde duyunca içim titrer. Öylesi bir bağ vardı aramızda, ölesiye.

Bütün çet kanallarının mutlaka bir Marla'sı, bir Tyler'ı vardı. Anlamazdım o zamanlarda. Bu millete ne olmuş, kimyasal silahla beyinleri uyuşturulmuş gibi bir şeyler yapıyorlar. Önemli olduğu yüz ifadelerinden anlaşılan laflar filan ediyorlar. O zamandan bu yana çok değişmedim, şimdiki gibiydim ama biraz farkla, daha az... Hmm... Daha az `ne´ bilemedim, daha az ne olduğunu sonra düşüneceğim.

Üstelik bu kulüpten bahsetmek yasak olduğu için hiç kimse çıkıp da kahrolası bir Hollywood filmi seyrettiklerini söylemiyor. İşte benim nefis dondurmalı baklavaya ödediğim parayı sinemaya ödemişler. Gerçi o dondurmalı baklava yüzünden bir hafta hasta yattım ama bence değerdi. Ayrıca yukarda geçen kahrolası kelimesi aslında bir çeviri, İngilizcesinin ne olduğunu da artık herkes biliyormuş. Hani bilmiyorsanız ne çok şey kaçırdığınızı farkedin, şöyle bir aydınlanma yaşayın diye söylüyorum.

Aklıma gelmişken gidip imdb.com'da filme bir de oy verdim. 10 üzerinden 7. Fazla bile.

Yıllar böyle geçti. Ne zaman sinemadan ve insanları derinden etkileyen filmlerden bahsedilse mutlaka birisi de çıkıp bu filmden bahsediyor. Neden bilmiyorum üniversite kantinleri ne kadar kültürlü, ne kadar anarşist ve dahi ne kadar zeki olduğunu ispatlamaya çalışan gençlerle doludur ya hani, bu filmden bahsedip ezberlerinden bir kuot okuyorlar. Bu filmden haberi olmayanlar yan gözle süzülüyor filan.

Ben de akıllıyım tabi, biliyormuş gibi davranıyorum. Aslında ben daha henüz Requiem For A Dream'i filan da bilmiyorum ve sonrasında 8 dakikalık tecavüz sahnesiyle insanları sarsacak Irréversible'ı da bilmeyeceğim. Kimse çaktırmıyor ama filmi seyreden tüm erkeklerin Monica Belucci diyince gözleri parlıyor. Taş gibi hatun ne de olsa, di mi? Dur şuraya bir de fotoğrafını koyalım, hoş durur.

Bu sarsıcı film, sarsıcı kitap furyası devam ediyor durmaksızın, kim durdurabilir ki? Bir kitap okuyorlar hayatları değişiyor, sabah başka bir insan olarak uyanıyorlar. Her şey süfer. İşin ilginç yanı tüm bu insanlar, Japon inşaat mühendislerinin elinden çıkmış gibi sağlamlar. Sarsılıyorlar ama hiç yıkılmıyorlar. Eskiden televizyonlarda gösterirlerdi: Vay be adamlar yapmış! Deprem olur, bina bir o yana, bir bu yana sallanır, çekmeceler açılır kapanır. Sonra deprem bitince tek yapman gereken etrafı toplamaktır.

Hah, işte bu Japon mamülü insanlar da aynı o binalar gibi. Namusum ve şerefim üzerine and içerim ki çok sağlamlar. Sarsıcı film yahut kitap geliyor, şöyle sıkı sıkıya sallıyor, etraf biraz dağılıyor. Sahiden ertesi sabah başka bir insan olarak uyanılıyor. Yapılması gereken ilk şey yapılıyor: Etraf toplanıyor, Queen'e selam gönderip, gösteri devam ediyor arkadaşlar deniyor. İşte hepsi bu kadar. Zor değil, di mi?

Ne anlatıyordum? Ben bugün film seyrettim evet. Hayat değiştiren filmlerden. Makus talihimin yepyeni bir cilvesi olsa gerek hayatım değişmedi. Şehrin ışıkları bile değişmedi, sen ne diyorsun?

Bir de filmin yarısından sonra iki değil sadece bir başrol oyuncusu olduğunu öğreniyoruz. Çünkü adam şizofren! Bu da başka bir güzellik. Seviyorum ben bu insanları yahu.

Bak şimdi söyleyeceklerimi gaipten gelen ulu bir ses söylüyormuş gibi yaz kafana: Bir hikaye anlatıyorsan mutlaka çok kişilikli bir karakterin olsun, böyle hangisi kim net olmasın filan. Artık anlattığın mecra her neyse, o şeyin çok satmasını böylece garanti altına alırsın. Velev ki kitap, velev ki film, fark yapmaz. Bir şeyler yazarken velev ki dedim, bu da ayrıca güzel.

Bende bir ben var benden içerü diyip diyip Yunus'un ruhunu şâd eden insan evlatları o içlerindeki kendileriyle pek görüşmediklerinden olsa gerek, bunun bir şekilde aksettirilmesini severler. Kan sıçratmak gibi düşün, bir yerlere sıçramalı bu. Beyaz bir yatak çarşafı filan olursa daha iyi olur, kırmızıyı parlak bir şekilde gösterir. Saten mesela?

Kendiyle görüşmeyen insanlar böyle işte kendini döven bir adamı görünce nasıl mest olurlar, nasıl itminana ererler makara döndükçe bilemezsin. Makara durunca? Onu söylemiştim, unuttun mu, gösteri devam ediyor diyeceksin. İtminan kelimesini çok seviyorum, bu da kayıtlara geçirilsin.

Bu kendiyle görüşme ve dahi şizofrenik karakterlerin perdeye yansıtılması meselesini öyle hemen geçemeyiz, çok mühim. Ne kadar mühim olabilir ki deme lütfen, gücenirim bak. Eğer ünlü bir şizofrenin hayatını film yaparsan, sinema sanatı adına çok şey ortaya koymadan Oscar heykelciğini kucaklayabilirsin. Hmm, o kadar büyük olmadığına göre avuçlamakla yetinmek gerek sanırım.

Tüm bu anlattıklarımın aslında bir tür zihinsel boşalma olduğunun ben de farkındayım. Biliyorum, hiç kimseye bir faydası olmayacak. Olsun diye yapmadım zaten, tek amacım biraz rahatlamak, sonra okuyup gülmek. Aslında yazdıklarımı tekrar okumam pek, ama bunu okuyacağım.

Herkes halinden memnun olduğuna, herkes yarın sabah cicilerini giyip işine gideceğine ve herkes köşede bekleyen içerü'yü görmezden geleceğine göre sorun yok. Hadi şimdi dağılın, makara koptu, yapıştırınca çağırırım.

Cuma, Haziran 08, 2007

11001001


Tamam biliyorum, yeterince özen göstermiyorum belki. Yaş gününü ve diğer önemli günleri de unutuyor olabilirim. Yayınladığım 201. yazı olacakmış bu, girmeden önce hatırlattı blogger. Gözlerim yaşardı tabi. Müsadenizle serbest çağrışacağım.

...

Şehrin gri bölgeleri var, vücudumuzun gri bölgeleri gibi. Ben bugün bunu gördüm. Bugün görmedim, dün gördüm aslında. Şehrin gri bölgeleri, vücudumuzun gri bölgelerini yoruyor. İki gri yanyana gelmiyor demek ki.

Geçenlerde Madonna'nın lafı geçmişti, hemen fona ekleyelim:


Ne diyorduk, gri bölgeler evet. Aşağıda yağmurun hallerini yazmıştım ya, o halleri şehrin gri bölgelerinde yaşamak kabil değil, denemeyin bile. Hatta denenmesi telafisi na-mümkün hasarlara sebebiyet verebilir.

Bir de demir var, dövmeden önce gri, döverken ateş rengini alır, sonra şekil alır, güzel olur, dövdükçe güzelleşiyor, işe bak!

Ufuk çizgisinin göründüğü güzel yerlerde, gün batımı pek güzel olur, gök binbir renge bürünür, maviden kızıla. Bak gördün mü, kızıl her şeye güzellik katıyor. Hayır, hayır, rica ederim, kızıl orduyla alakası yok bunun. Ayrıca kuzeye gittikçe gök, kızıllığını yitirir, o zaman kuzeye gitmeyelim.

Nil Karaibrahimgil ile oturup bebekleriyle oynayan bir arkadaşım var, çok iyi anlaşıyorlar. Onların bir de Antalya'lı arkadaşları var, büyümüş yetişkin olmuş. Acıyan gözlerle bakıyor onlara, büyümemiş daha bunlar küçük diyor içinden sanki, bir yandan da özeniyor ama hiç çaktırmıyor. İnsanın iç dünyasına böyle sınırlar çizilmiş olması ne kötü. Bende de var bir kaç tane, ilgimi çekiyorlar.

Zühtü Pekmez'i keşfettim bir kaç gün önce, çok eğlenceli bir abimizmiş kendisi, dünyevî meselelerden bahsediyor. Dilimizi yoğuran atalarmızın havsalamızla ilgili tasavvurları çok ilgimi çekti mesela, çok güldüm.

Mudurnu, Bolu'nun şirin bir ilçesidir. Otoyoldan uzak kalması sebebiyle sakindir, kendi halindedir. Çok güzel köylü bebekler yaparlar orada. Eskiden tavuk yapıyorlardı, şimdi yapmıyorlar galiba. Otoyoldan Abant sapağını takip ederek ayrılıp Abant yönüne gitmek ve sonrasında Mudurnu tabelasını takip etmek gerek. Şimdi bilmiyorum, eskiden yollar dar ve çok virajlıydı, acelesi olmayanlar için pek güzel bir seyir sunar, inip fotoğraf çekilebilir fakat durulacak yer konusunda hassas olmak kaydıyla.

Mudurnu'ya gittikten sonra Göynük namında küçük bir ilçe daha var görülmesi muhtemel, Fatih Sultan Mehmet'in hocası Akşemsettin'in kabri oradadır, üstünde kocaman bir ıhlamur ağacı vardır, açtığı vakit her yerler mis kokar. Biraz ıhlamur toplayınca, mis kokulu bir dönüş yolculuğu yaşanabilir. Döndükten sonra da afiyetle kaynatılıp içilir, kalbi ve ruhu yumşatır, dinginlik verir, yerseniz tabi.

61 xx 061 plakalı Volkswagen Touran araç sahibi, buradan sana seslenmek istiyorum, alkollü araç kullanmak çok tehlikelidir. Şayet alkollü değildiysen lütfen ileri sürüş gerekmez, normal sürüş teknikleri konusunda tekrar eğitim almanı öneririm. Ayrıca ani hızlanmalar ve yavaşlamalar benzin tüketimini artırır. Tabi diyebilirsin ki ben hepsini biliyorum ama Trabzonluyum, ne yapayim? Eyvallah demek düşer bana bu durumda.

Geçen nerde gördüm hatırlamıyorum, sevgiyle çalışan makina yapmışlar! İşte budur dedim, küresel ısınmaya, savaşlara, yoksullağa ve kirlenmeye karşı en iyi çözüm. Seviyorsun çalışıyor, sevmezsen çalışmıyor. Kendi bilgisayarımdan biliyordum aslında, biraz hibrid bir versiyon benim ki, elektrik ve sevgiyle çalışıyor. Sevgiyle elektriğin bir alakası var diyenlere buradan selam ediyorum.

Hala seyretmemiş olanlar için The Science of Sleep'i kat'iyetle tavsiye ederim. Rüya görmek ve dahi rüyada görülmek üzerine bir güzelleme yazmak isterdim ama şu anda sadece bir konuya odaklanabilecek bir konsantrasyona sahip değilim, bu yüzden iyisi mi filmi seyredin.

İşten çıkınca Ankara'ya gitmek enteresan bir şeymiş, ben bugün, yani aslında dün bunu gördüm. Hiç bir hazırlık yapmadan, aniden, eve gider gibi başka bir şehre gitmek, belki biraz nefes almak, hiç değilse yol tepmek, güzelmiş.

Kuş cıvıltıları ve cırcır öten bir takım böcek sesleri arasında uyanmak, sonra serbest çağrışıp onları yazmak da güzelmiş. Aklımdan geçen bir sürü başka şey daha vardı ama onları unuttum, hatırlayınca yazacağım, söz!

Perşembe, Mayıs 24, 2007

Serbest Düşüş

Boğucu olmayan bir İstanbul ikindisinde yazasım geldi, ilk aklıma düşen de serbest düşüş oldu. Önceki yazıda şunlar şunlar diye bahsederken nasıl da saymamışım? Daha öncekinde paraşütten bahsetmiştim sanırım, sonra dün akşam serbest düşerken el ele tutuşmaktan bahsettik, sabahında bırakın düşeceğim diyeni okudum. İçime işlemiş, nasıl ilk aklıma gelen olmasın?

Bak bir yerde şöyle yazıyordu:

Şu hayat dediğin nedir ki, bir serbest düşüş, mezarda son bulan.
Hayatımıza serbest düşenler olur bazen, bir de serbest düştüklerimiz. Nasıl güzeldir biliyor musun, tümüyle bırakmak kendini rüzgara, rüzgar olmak. Bunu daha önce başka şekilde anlatmıştım, ayağımız yerden kesilse filan demiştim. Aslında aynı şeyi anlatıyordum, tümevarım, tümdengelim arasında fark gibi, neticede aynı yerde buluşuyorum kendimle ve seninle sevgili okuyucu.

Serbest düşüş nedir biliyor musun, gökten yere kadar olan boşlukta bulunan zerrelere inanmak, onların varlığını duyumsamak ama tanımlamamaktır, çünkü bütün tanımlar eksiktir ya hani. Bir nev'i masal olmaktır, başka bir hayat mümkün demektir.

Falan, fülün.

Bil-sen-de

Pardus... Özgürlük Için...

Firefox 2

Bazen Okurum

Dinle-sen-de