Erken
Hiç bir ölüm erken değil. Benimkinin de olmayacağı gibi.
neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum. ama belki benimle ilgili bazı şeyleri, yazacağım bir kaç kelimeyi merak edenler olur..
| { | nereye gidilir: ben kendim, kimim? || ne yazmışım? || sayfanın dibinde ne var? || rss abonelik | } |
Her gün işe giderken veyahut başka bir gün başka bir yere giderken, sabah güneş doğmadan uyanıp koştururken, yahut öğle saati bir karşılamaya koşarken önünden geçtiğim dükkanın sahibidir Cahit Amca.
Eski ve bakımsız bir köşkün altında, ne ufak ne de büyük, düzenli fakat pırıltılı olmayan bir dükkanı vardır. En az yirmi senelik olduğunu tahmin ettiğim tabelasında "Tesisatçı Cahit Usta" yazar.
Cahit Amca az konuşan, genelde yalnız dolaşan, hoş sohbet ama sohbeti uzatmayan, halim-selim ama ezik olmayan ilginç bir adamdı. Bir sefer kendir lazım olmuştu, bir seferinde de bunu nasıl yaparım diye danışmıştım kendisine. Böylece tanışmıştık. Ha, bir de beyaz kıvırcık saçları vardı.
Yılın son sabahında, erken bir saatte vapura yetişmek için hızlıca yürürken, camına yapıştırılmış a4 boyutundaki kağıt dikkatimi çekti: "Tesisatçı Cahit Amca vefat etmiştir. Cenazesi İmrahor'dan kalkacaktır."
Güvenlik zafiyeti. Otopark kapısında kimse yoktu. Bina kapısından yanlış bir isim söyleyerek girmek mümkün. Personel, kuruma karşı ilgisiz. Uzun koridorlarda oturacak herhangi bir mobilya yok. Şu an oturduğum yerde, kafasını masasına yaslayıp uyuyan bir adam var. Hizmetli mi?
Bina fiziksel olarak bakımsız. Bölüm başkanlarının isimleri için bile tabela yok, dosya kağıdına yazıcı marifetiyle yazdıkları ünvanlarını bantla kapıya yapıştırmışlar. Ofis mobilyaları oldukça eski. Zemin kirli ve bakımsız. Koridorlar uzun ve sıkıcı. Hastaneyi andırıyor. Devlet üniversiteleri neden olmaz anlıyorum.
Uyuyan adam uyandı. Öğle tatilinin bitimini sordum. Hocanın keyfine göreymiş. Hava sıcak. Yüksek lisans öğrencisi miyim? Hayır, değilim. Demek ki ilk defa karşılaştığm biri için bu yaş aralığındayım.
Öğrencilere bakarak buranın bir kız lisesi olduğunu iddia etmek mümkün. Liseden farkıysa kimsenin etrafta ne döndüğünü bilmemesi. Sahipsiz gibi.
Beklediğim kişi koridorun ucunda göründü. Hareketlendim. Odanın kapısından gördüğüm güzel vazo işimi görür. Gülümsüyor.
`Merhaba´ dedikten sonra ceketimi aldı, asmak için arkasını döndü. Bu dönüşün hayatının son dönemeci olduğunu bilmeden. Vazonun tam tepesinde tuzla buz oluşunu kaydetmek istedim doğrusu, tekrar tekrar ileri geri sarmak için.
Üstüme kan sıçradı. Çantasına baktım, ıslak mendil vardı. Yaşasaydı iade edeceğime söz verdim. Üstümü başımı sildim. Çantadan anahtarı da alıp, çıkarken odanın kapısını dışardan kilitledim. Öğrencilere tuvaleti sordum ve bir güzel kustum. Anahtarı da deliğe attım. Kıyafetlerime kan bulaşması midemi bulandırıyor.
Geniş merdivenlerden aşağı indim. Ziyaretçi kartımı teslim edip, kimliğimi aldım ve çıktım.
Güneşli bir ekim gününde kalabalık caddede yürürken saate baktım ve en iyi iftar nerede yapılır bulmak için çok vakit kalmadığını farkettim.
Gönderen
turuncu
zaman:
00:14:00
2
yorum
Etiketler: ankara, ölüm, serbest düşüş
Sevgili Blog,
Sevgili dediğimden anlamışsındır, seni seviyorum.
Biliyorum, bazen seni ihmal ediyorum. Unutuyorum seni oralarda bir yerlerde. Sağolasın, şimdiye dek bunu hiç yüzüme vurmadın. Sadece en son yazdığım zamanı gördüğümde aklıma geliyor, vay be ne çok olmuş diyorum.
Bazen yazamadıkça yazamıyorum işte. Bir süreden sonra yüzüm tutmuyor ben geri geldim demeye. O zaman da ihtiyacım olana kadar bekliyorum. Tuzsuz gelmeye başlayınca bir şeyler, dayanamayıp geliyorum. Sahi sevgili blog, sen tuz gibi sevmek ne demek bilir misin? Bir de tuz bile koktu deyimi var ama onun şimdi konuyla ilgisi yok, alınma.
Doğum gününü de unutuyorum, yani en azından doğduğundan beri hiç tam zamanında kutlayamadım. Sen bunu da hiç dert etmedin. Başka özel günlerin var mı bilmiyorum. Belki seni yeterince iyi tanımıyorumdur. Mesela belki bu sana yazdığım ilk mektubu bir özel gün olarak kutlamak istersin?
Aslına bakarsan yazmadığım zamanlarda yazacak şeylerim olmuyor değil. Ancak aklından geçenleri hemen yazmalısın düsturunu sahiden yeterince iyi monte edemedim hayatıma. Tam da şeyleri yaşarken onları yazmak aklıma gelmiyor. Geldiği zaman da yazmayı değil yaşamayı tercih ediyorum ya da tembellik ediyorum, peki tamam.
Bilirsin, yazmak mı yaşamak mı diye bıdı bıdı yapan edebiyatçılar ve dahabirsürücüler var. Halbuki ben yaşadığını yazmak diyorum. Yaşamadığı, tecrübe etmediği meseleleri yazanları da samimiyetsiz buluyorum.
Bunun yanında yazma işinin bu kadar çok kişi tarafından meslek haline getirilmesini de ilginç buluyorum. Yazmak, derdini anlatacak kadar yazabilmek [bence] insanların büyük çoğunluğunun sahip olması gereken bir yeti. Daha önce psikoloji alanı için de söylemiştim sanırım. İnsanların tümünün vasat denebilecek ölçüde bilgi sahibi olması gereken bazı alanların sadece uzmanlara tahsis edilmesini ilginç buluyorum.
Bir de az önce anlattığım gibi bir sürü -cı, -ci, -çı var ortalıkta. Herkes birşeyci olmaya çalışıyor. Edebiyatçı, matematikçi vesair. Bu devirde insanların bu denli sadece birşeyci olmaları durumu bana ilginç ve dahi tehlikeli geliyor. Halbuki tüm şeyler, önceden birlikteydi ve sonradan kollara ayrıldılar. Üstelik çoklukla farklı notasyonlarla aynı şeyi anlatacak şekilde kesişiyorlar.
Uzmanlaşmaya karşı değilim ama düşünsene sevgili blog, herkes sadece bir konuyu bilirse nasıl olup da ortaya bir kompozisyon koyabiliriz?
Bunları geçelim, sana yazdığım bu ilk mektubu bir çok başka meseleye kurban etmeyelim.
Dedim ya, seni seviyorum. Senin sayende bir şeyler öğreniyorum, seni tanırken dünyayı ve kendimi tanıyorum filan. Bak, ne de güzel klişe cümle kuruyorum. Bu kelimenin ingiliz dilindeki telaffuzu çok daha güzel, vaktin olursa şuradan dinleyebilirsin.
Sonra seninle konuşmalarımızı dinlemeye gelenler oluyor, sohbetimize katılıyorlar. Keyifli oluyor. Böylece onlardan da bir şeyler öğreniyoruz birlikte, kimi zaman neş'elenip, kimi zaman kederleniyoruz.
Biliyor musun sevgili blog, seninle tanıştığımızdan bu yana -ki bu senin doğumun oluyor aynı zamanda- ben çok değiştim. Gerçi bi ara sana değişmeyen bir özden bahsetmek isterim ama şu an kastettiğim o değil, biliyorsun. Hala daha değişiyorum. Bunu seviyorum aslında, değişiyor, değişebiliyor olmak güzel şey. Bunda senin de payın var biliyorsun değil mi? Aynı zamanda şahitlik ediyorsun buna. İlginç birisin eninde sonunda.
Bugün kardeşimin bir arkadaşının vefat ettiğini öğrendim. Kemik iliği nakli olmuştu, yanılmıyorsam bu ikincisiydi. Bir kaç defa ancak gördüm çocuğu sanırım ama bugün haberi alınca iki damla yaş süzüldü gözlerimden. Neden olduğunu bilmiyorum. Bunu üzüntüyle açıklayamam. Değişiyorum işte, eskiden daha soğukkanlıydım ölüm konusunda. Anlatmıştım sana, benim ölümüm çok sorun değil ama etraftaki insanların ölümü daha başka.
Bugün sana bu mektubu yazmayı düşündüğümde, değişimden bahsetmeyi kafama koymuştum. Tabi olmazsa olmaz metamorfoz geldi aklıma. Adam böceğe dönüşmüş, değil mi? Ömrü yetseydi veyahut bir blogu olsaydı; sonrasında bir ota, sonra bir ağaca, sonra bir kuşa, sonra bir başka şeye dönüştüğünü de yazabilir, bütün bunların kötü olmadığını farkedebilirdi. Tabii kendisi kötü olduğunu söylemiyor ama ters dönmüş böceğin hikayesi oldukça karamsar. Gündelik hayatla barışamayan böcük.
Tamam blogu yokmuş ama günlükleri varmış, ben bir türlü okuyup bitiremedim. Bak sen bu işte daha iyisin, ne kadar sıkıcı olursa olsun günlük, hatta bir kaç günlük dozlarla verdiğin için yenilir yutulur bir hal alıyor anlatılanlar/yaşananlar.
Böyle işte, bugünlük anlatacaklarım bu kadar. Bundan sonra ne zaman sana mektup yazabilirim bilmiyorum, seni sevdiğimi unutmamanı dilerim.
Şimdilik hoşçakal.
Dün akşam saatlerinde birden aklıma geldi, aslında anlatabildiğimi sandığım şeylerden emin olmam imkansız.
Aynı metni veya aynı sahneyi izleyen iki kişinin tamamen farklı çıkarımlar yapması mümkün. Ya da buna çıkarım demeyelim, iki farklı bilince değişik çağrışım yollarını açması ve umulmadık yolculuklara çıkarması olası.
Üstelik bu durum, bir kişinin iki farklı zamandaki algısı için de geçerli. Vücut ısısı, beslenme davranışları ve dahi hava durumu gibi pek çok iç yahut dış etken algı ve çağrışımlar üzerinde etkili olabilir.
Anlattıklarımın anlaşılması benim ne anlattığımdan neredeyse bağımsız olduğuna göre benim tek yapabileceğim ancak kendim olmaktır. Sonrasında şansımın yaver gitmesini bekleyip muhatabımın kafatasının içindeki kaosun lehime sonuçlanmasını bekleyebilirim.
Bu, tıpkı silahla adam öldürmenin teorik olarak imkansız olması gibi.
Neyse ki tetiğe bastığımızda adamlar ölüyor. Çok şükür.
Penceremden görünün manzaranın yarısından biraz çoğunu yan bina kaplar. Dalları göz hizama kadar uzanan bir söğüt ile koyu yeşil bir defne güzel bir perde olurlardı.
Hiç söylemediysem de kendilerine, çok zaman sevgiyle bakmışımdır onlara. Su verirdim bazen. Güzellerdi.
Dün güne onların hayata veda edişi ile başladım. Arabalarını bahçeye parketmeye niyetlenen kamu kurumu yöneticileri, ellerinde motorlu testere ile belirdiler. Oldukça gürültülü olduğunu da ayrıca belirtmeliyim.
Umurlarında bile olmadan, bir kaç saniye için yere serdiler güzelim ağaçları. Çevredeki diğer ağaçların da korkudan tir tir titrediğine eminim.
Dün bütün gün bunu anlatmalıyım diye dolaştım ortalıkta. Dün çok sıvı tükettim sonracıma. Hesapladım, 3,7 litre civarında olmalı. Çok terledim sonra. Buzlu ayran güzeldi. Dondurma da güzeldi. Çok yoruldum ayrıca. Bugün bile yorgunum.
Bugün hala söğüt ile defneyi anlatmak istiyorum. Söğüdüm çok güzeldi. Biraz haşarı gibiydi ama yine de vakur bir tavrı vardı. Defne ise tam bir ağır abi. Koyu renk elbisesi, cansız rüzgarların kımıldatamadığı yapraklarıyla kendine oldukça güvenir bir tablo çiziyordu.
Çağrışıyorum mütemadiyen. Gazetecilerin elinde kullanmaları gereken söz kalıplarının listesi mi var? Mesela "..... bir tablo çiziyordu" kalıbını öyle çok kullanıyorlar ki. Aslında bir gazete bulup bunların listesini çıkarmak gerek. Bak bunun adı tersine mühendislik olur o zaman. Tersine gazetecilik? Tersine taramamak gerek derler bir de.
Ormanda devrilen ağaçları çok severim. Eğer onları kimse görmemişse ne olur?
Bizim söğüdümüz ve defnemizin devrildiğini çok kişi gördü. Ben de gördüm. Başkalarının görmesi önemli mi? Varlıkları benim için önemli ve diğer izleyiciler için önemsiz olduğuna göre onların görmesi çok şey ifade etmez. Ama benim görmem önemli.
Varoluşumu herhangi bir şekilde önemsemeyen, bundan kıvanç veya utanç duymayan biri için benim öldüğümü görmek neden anlamlı olsun ki? İnsanlık öldü mü? İnsanlık senin için önemli mi? Bir kıvanç veya utanç kaynağı mı?
Kafamın içinde düşünceler kıpraşıp duruyorlar, bu yüzden fotoğraf makinasını titretmişim gibi hissedebilirsin. Kusura bakma.
Benim olup olmadığımdan herhangi bir şekilde haberi [aware of?] olmayan birinin sadece [içinde yaşadığımız bu dünyada] artık varolmayacağıma şahit olması ne ifade eder ki? Bunun yerine varlığıma şahitlik edebilecek birilerinin bunu görmesi anlamlı olabilir.
Ve şimdi düşündüm de bu anlam nedir bilemedim. Belki daha sonra bilen birileriyle karşılaşabilirim.
Söğüt ve defneyi seviyordum. Onları son anlarında yalnız bırakmadım ama onlar için bir şey de yapamadım. Üzüldüm biraz. Biri açık, biri koyu yeşil baktılar gözümün içine. Uzaktan da olsa hayata veda edişlerini gördüğüm, onları uğurladığım için memnun olduklarını düşünüyorum.
Mezara yerleştirilen mevta ne hisseder? Orada pek çok seveninin bulunması iyi gelir mi ona? Dur, dur! Yoksa o gelenler kalanları teselli etmek için mi? Sonra o gelenler hızla üstüne toprak atarken, uykuda üşümüş bedenine bir battaniye örtülen kişi kadar rahatlar mı?
Söğüt ve defneyi parçalara böldü o acımasız adam. Bir kaç dakika için odun olmuşlardı. Yüreği sızlamadı anladım ama hiç değilse etrafa yayılan defne kokusu burnunu sızlatmıştır.
...
Gerçek olduğu iddia edilen kendi içinde tutarlı düzlemden koptuğumuzda her şey bambaşka bir hal alır. Birilerinin bunu hatırlatması iyidir. İşte bu yüzden artistik patinajı çok severim ve Shakespeare kişisini daha az gereksiz bulabilirim.
Aa, bir de unutmadan ekleyeyim, aşkta tutarlılık olmaz ki sevgili ziyaretçi.
İçimde bir canavar var ve ben onu nasıl yöneteceğimi (manage?/handle?) bilemiyorum. Bu çok varoluşsal bir problem, bunun için bile kendimi öldürebilirim ve keşke kendimi sadece bunun için öldürseydim. Seni sadece bunun için sevseydim gibi. Kimdi o şair?
Ama öldürmüyorum. Öldürmemeyi seçiyorum. Ölmek fikrinin bu kadar çok gelip gitmesinden rahatsız değilim. Bu beni sınırda tutuyor. Sınırda olmayan durumlar beni pek ilgilendirmiyor. Beni zorlayan şeyleri seviyorum. Aslında tüm bunlar tam olarak göremediğim kendimi görebilmek için yapılan sortiler. Her zor denemede (yeniden) olmadığında daha zorunu deniyorum. Ve belki hiç göremeyeceğim ya da gördüğüm zaman bambaşka, itminana ulaşmış bir insan olarak köşeme çekileceğim.
Sorun şu ki, bunu hiç yapamamış, denememiş insanların buna ulaşmış olduklarını iddia etmeleri, kendileri gibi davranmamı istemeleri çok sinir bozucu. Bazı mekanizmalarımın size benziyor olması sizinle aynı tepkileri göstermemi ve aynı sonucu almamı gerektirmez. Ve ne yazık ki, ne ben sizin gerçekten itminana ulaşıp ulaşmadığınızı bileceğim, ne de siz benim neyi aradığımı. Bu teorik olarak imkansız. Tıpkı bir silahla insanı öldürmenin imkansız olduğu gibi. Aramızdaki fark, siz kesin konuşuyorsunuz ve tüm diğer ihtimalleri öldürüyorsunuz. Bir yerde durmak ve orada yaşamayı seçmek oldukça güvenilir bir seçenektir. Yolculuğa devam etmekse risklidir.
Yolun hiç bitmeyeceğini, kendisinin (itself) amaç olduğunu ve aslında yolun nerede bitebileceğini biliyorum. Üstelik çelişkinin de farkındayım. Bu durumda aslında görmeye çalıştığım şey varılacak yer, menzil değil, yolun kendisi. Nasıl bir şey olduğu ve o yolun üstündeki ben kendim nasılım? Ruhi bey nasıllar?
So that, gelinen noktada hiç bir şey bilmediğimi biliyorum sadece. Bu.
...
Bir de kutunun dışından bakmak meselesi var ve içimdeki canavar bu belki de. Her zaman soğukkanlı olabilen, gerektiğinde insanları yiyebilen garip bir canavar. Dr. House karakteri gerçekten yaşıyor mu sizce de?
...
+ How many those pills do you takin?
- I am in pain.
+ Yeah, .. aren't we all?
Daha önce kendisinden kısaca bahsettiğim Mustafa'nın hikayesine geçtiğimiz akşam sekiz sularında nokta koyuldu. Noktadan sonraki sessizlikte, yarın öğle namazını müteakip defnedilecek.
Ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Biraz üzgünüm, çokça öfkeliyim ve daha pek çok hisse sahibim. Hiç birini tam anlamıyla ifade edebilecek gibi değilim.
...
Mustafa, birilerinin projesiydi. Projenin uygulanması esnasında yapılan yanlış tasarım seçimleri bu sonu getirdi. Halbuki, hiç kimse bir başkasının hayatını kendisi için şantiye haline getirmemeli.
...
Bir garibim, tutuk hallerdeyim.
Üç vakit doldu, yeniden buradayız. Üç gündür beni hırpalayan, sinirlendiren, üzen, çalkalayan ne olduğunu bilmediğim şey bugün ortaya çıktı.
Benden dokuz ay küçük kuzenim Mustafa, bir süredir tanısı koyulamamış rahatsızlığı nedeniyle hastanede yatıyordu. Özel muayenehanesinde yüklü miktarlar ödenerek konsültasyon yapan profesör son olarak dizanteri teşhisi koymuştu. Bugün bitkisel hayata girmiş ve makinalara bağlı yaşıyor. Şüphesiz ki Allah'tan ümit kesilmez. Tek yapabileceğimse dua etmek.
Ölüm benim için çok sorun değilken, bir başkasının ölümü üzüyor. Aslında onu bir daha göremeyecek olmak değil beni üzen. Ne olduğunu biraz biliyorum, gri bir bulut gibi, henüz söze gelemiyor. Bunu da öğrenmek gerekiyor, ne de olsa her şey insanlar için, görmek öğrenmek için...