neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum. ama belki benimle ilgili bazı şeyleri, yazacağım bir kaç kelimeyi merak edenler olur..

ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Kasım 12, 2007

Kasılmayan Pazartesi

Kasım ayının nerdeyse ortaları. Hava düpedüz sıcak. Güneş hem dışardaki, hem de içerdeki sokakları aydınlatmakla meşgul. Oda sessiz. İnsanlar dingin. Ağaçlar serin fakat nazik bir rüzgarda yapraklarını titretiyor.

Bu kadar.

Çarşamba, Ekim 10, 2007

Kafasına Sert Bir Cisimle Vurdum

Güvenlik zafiyeti. Otopark kapısında kimse yoktu. Bina kapısından yanlış bir isim söyleyerek girmek mümkün. Personel, kuruma karşı ilgisiz. Uzun koridorlarda oturacak herhangi bir mobilya yok. Şu an oturduğum yerde, kafasını masasına yaslayıp uyuyan bir adam var. Hizmetli mi?

Bina fiziksel olarak bakımsız. Bölüm başkanlarının isimleri için bile tabela yok, dosya kağıdına yazıcı marifetiyle yazdıkları ünvanlarını bantla kapıya yapıştırmışlar. Ofis mobilyaları oldukça eski. Zemin kirli ve bakımsız. Koridorlar uzun ve sıkıcı. Hastaneyi andırıyor. Devlet üniversiteleri neden olmaz anlıyorum.

Uyuyan adam uyandı. Öğle tatilinin bitimini sordum. Hocanın keyfine göreymiş. Hava sıcak. Yüksek lisans öğrencisi miyim? Hayır, değilim. Demek ki ilk defa karşılaştığm biri için bu yaş aralığındayım.

Öğrencilere bakarak buranın bir kız lisesi olduğunu iddia etmek mümkün. Liseden farkıysa kimsenin etrafta ne döndüğünü bilmemesi. Sahipsiz gibi.

Beklediğim kişi koridorun ucunda göründü. Hareketlendim. Odanın kapısından gördüğüm güzel vazo işimi görür. Gülümsüyor.

`Merhaba´ dedikten sonra ceketimi aldı, asmak için arkasını döndü. Bu dönüşün hayatının son dönemeci olduğunu bilmeden. Vazonun tam tepesinde tuzla buz oluşunu kaydetmek istedim doğrusu, tekrar tekrar ileri geri sarmak için.

Üstüme kan sıçradı. Çantasına baktım, ıslak mendil vardı. Yaşasaydı iade edeceğime söz verdim. Üstümü başımı sildim. Çantadan anahtarı da alıp, çıkarken odanın kapısını dışardan kilitledim. Öğrencilere tuvaleti sordum ve bir güzel kustum. Anahtarı da deliğe attım. Kıyafetlerime kan bulaşması midemi bulandırıyor.

Geniş merdivenlerden aşağı indim. Ziyaretçi kartımı teslim edip, kimliğimi aldım ve çıktım.

Güneşli bir ekim gününde kalabalık caddede yürürken saate baktım ve en iyi iftar nerede yapılır bulmak için çok vakit kalmadığını farkettim.

Pazar, Ağustos 12, 2007

Çürüksulu Yalısı


Ankara'lıları anlamakta güçlük çekiyorum. Susuzluktan şikayet ediyorlar, halbuki şehir bir nev'i Venedik bozkırların ortasında. Yataktan kalkınca ayakların suyun içinde, yok böylesi bir lüks hiç bir yerde. Vücutta bulunan tüm negatif iyonlar suya dağılıyor ve olası kötü rüyaların etkisi geçiveriyor.


Çürüksulu Yalısı'nın ise konuyla hiç alakası yok, Ankara'da bile değil. Turgut Cansever'in portfolyosunu görmeseydim yıllardır olduğu gibi ismini bile bilmeyecektim.

Cuma, Mayıs 25, 2007

Patlama

22 Mayıs'ta, oradan ayrıldığımın ertesi günü, yaklaşık aynı saatlerde, Ankara Ulus'ta bir terörist intihar saldırısı düzenleyerek masum insanların canına kıydı. Konuyla ilgili olarak bütün mecralarda ileri-geri konuşuldu, yorumlar yapıldı.

Aşağıdaki haberse aralarında en çok dikkatimi çeken oldu:

Pazartesi, Mayıs 21, 2007

Ankara'nın Renkleri

Çok güzeldi:

Ankara, kendini sevdiren güzel ve çekici bir kadın değil, mesela İstanbul gibi... Ama kendi halinde, sade bir ev kadını belki, onunla yaşadıkça sevdiğin, bağlandığın.

Haftasonu benim için hareketli geçti, cumartesi akşamı Konya'dan Ankara'ya dönerken -evet, ilginç oldu, dönmek dedim- şunu farkettim: Ankara'nın bir güzel yönü de İstanbul'a Konya'dan daha yakın olması. Evet, böyle söyledim, ertesi gün bundan Ankara'ya dönmek olarak bahsedeceğimi bilmeden.

Bu yazının, nasıl yazılacağını bilmeden kendi kendine kurulması, bir hal alması enteresan geldi tam şimdi. Bunun nasıl olduğunu, kafamın içinde gerçekleşen döngüyü anlatabilmeyi çok isterdim. Deneyelim; mesela şuna benziyor: yukarıda dönmek kelimesini birden bire önceden düşünmeden yazdım. Sonrasında bu ilginç çağrışımlar yaptırdı ve o yöne yöneldim. Neyse...

Pazar sabahı uzun bir kahvaltıyla başladı, evet Bahçelievler'de misafir olduğum evin kayda değer bir manzarası yok ama ilginç bir huzur duygusu var, cıvıldaşan kuşlarla. Biraz da ahestelik çökmüş buralara.

Kahvaltı sonrasında Anıtkabir ziyareti şehri biraz daha net görme imkanı sundu, bahsedildiği gibi tozlu bir şehir ve gri. Sonrasında yine şehri gezerken şehri yöneten insanların bunda payı olduğu kanaatine vardım. Ankara'lıların şikayet etmeleri boşuna değilmiş, İstanbul'a öykünür gibi duran şehrin sembolü bile -doğru kelime ne ki?- hoş değil.

Anlatacaklarım bunlar değil aslında, zaten nasıl anlatabileceğimi bilsem bu kadar lafı gevelemezdim sanırım. Bu gri şehrin nasıl renklendiğini anlatmak istiyordum ve şimdi bunu söyleyince; bunu başaramayabileceğimi farkettim.

Bir pazar öğleden sonrasından akşama uzanan -ölçmeye kalkınca uzun görünen- zaman diliminde Ankara renklendi sahiden. Onunla yaşayınca sevilebiliyormuş sahiden ve mutlu edebiliyormuş insanı. Kuğulu parkı varmış sonra Ankara'nın, siyah kuğuları bile olan.

Ne diyeceğimi, nasıl anlatacağımı hala bilmiyorum ve böyle sızlanıp durmak canımı sıkıyor. Tek diyebileceğim; ışıl ışıl, rengarenk bir şehir de olabilirmiş burası, yaşadıkça ve derininde barındırdığı renkleri farkettikçe.

Bir de demir dövmek var, fotoğraflar var, karanlık oda var, yamaç paraşütü var. Ayrıca çokonat çok lezzetli, üstelik turuncu. Bir zaman şöyle demişti biri:
Tanımı yok, ismi yok, cismi yok. Sadece net bir varoluş biçimi, şekilsiz, hepsi bu kadar.
Böyleyken böyle.

Cumartesi, Mayıs 19, 2007

Ankara

İlk defa gelmiyorum ama ilk defa görüyorum şehri, ilk defa uyudum bu şehirde.

Bil-sen-de

Pardus... Özgürlük Için...

Firefox 2

Bazen Okurum

Dinle-sen-de