Kasılmayan Pazartesi
Kasım ayının nerdeyse ortaları. Hava düpedüz sıcak. Güneş hem dışardaki, hem de içerdeki sokakları aydınlatmakla meşgul. Oda sessiz. İnsanlar dingin. Ağaçlar serin fakat nazik bir rüzgarda yapraklarını titretiyor.
Bu kadar.
neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum. ama belki benimle ilgili bazı şeyleri, yazacağım bir kaç kelimeyi merak edenler olur..
| { | nereye gidilir: ben kendim, kimim? || ne yazmışım? || sayfanın dibinde ne var? || rss abonelik | } |
Kasım ayının nerdeyse ortaları. Hava düpedüz sıcak. Güneş hem dışardaki, hem de içerdeki sokakları aydınlatmakla meşgul. Oda sessiz. İnsanlar dingin. Ağaçlar serin fakat nazik bir rüzgarda yapraklarını titretiyor.
Bu kadar.
Güvenlik zafiyeti. Otopark kapısında kimse yoktu. Bina kapısından yanlış bir isim söyleyerek girmek mümkün. Personel, kuruma karşı ilgisiz. Uzun koridorlarda oturacak herhangi bir mobilya yok. Şu an oturduğum yerde, kafasını masasına yaslayıp uyuyan bir adam var. Hizmetli mi?
Bina fiziksel olarak bakımsız. Bölüm başkanlarının isimleri için bile tabela yok, dosya kağıdına yazıcı marifetiyle yazdıkları ünvanlarını bantla kapıya yapıştırmışlar. Ofis mobilyaları oldukça eski. Zemin kirli ve bakımsız. Koridorlar uzun ve sıkıcı. Hastaneyi andırıyor. Devlet üniversiteleri neden olmaz anlıyorum.
Uyuyan adam uyandı. Öğle tatilinin bitimini sordum. Hocanın keyfine göreymiş. Hava sıcak. Yüksek lisans öğrencisi miyim? Hayır, değilim. Demek ki ilk defa karşılaştığm biri için bu yaş aralığındayım.
Öğrencilere bakarak buranın bir kız lisesi olduğunu iddia etmek mümkün. Liseden farkıysa kimsenin etrafta ne döndüğünü bilmemesi. Sahipsiz gibi.
Beklediğim kişi koridorun ucunda göründü. Hareketlendim. Odanın kapısından gördüğüm güzel vazo işimi görür. Gülümsüyor.
`Merhaba´ dedikten sonra ceketimi aldı, asmak için arkasını döndü. Bu dönüşün hayatının son dönemeci olduğunu bilmeden. Vazonun tam tepesinde tuzla buz oluşunu kaydetmek istedim doğrusu, tekrar tekrar ileri geri sarmak için.
Üstüme kan sıçradı. Çantasına baktım, ıslak mendil vardı. Yaşasaydı iade edeceğime söz verdim. Üstümü başımı sildim. Çantadan anahtarı da alıp, çıkarken odanın kapısını dışardan kilitledim. Öğrencilere tuvaleti sordum ve bir güzel kustum. Anahtarı da deliğe attım. Kıyafetlerime kan bulaşması midemi bulandırıyor.
Geniş merdivenlerden aşağı indim. Ziyaretçi kartımı teslim edip, kimliğimi aldım ve çıktım.
Güneşli bir ekim gününde kalabalık caddede yürürken saate baktım ve en iyi iftar nerede yapılır bulmak için çok vakit kalmadığını farkettim.
Gönderen
turuncu
zaman:
00:14:00
2
yorum
Etiketler: ankara, ölüm, serbest düşüş

Ankara'lıları anlamakta güçlük çekiyorum. Susuzluktan şikayet ediyorlar, halbuki şehir bir nev'i Venedik bozkırların ortasında. Yataktan kalkınca ayakların suyun içinde, yok böylesi bir lüks hiç bir yerde. Vücutta bulunan tüm negatif iyonlar suya dağılıyor ve olası kötü rüyaların etkisi geçiveriyor.
Çürüksulu Yalısı'nın ise konuyla hiç alakası yok, Ankara'da bile değil. Turgut Cansever'in portfolyosunu görmeseydim yıllardır olduğu gibi ismini bile bilmeyecektim.
Çok güzeldi:
Ankara, kendini sevdiren güzel ve çekici bir kadın değil, mesela İstanbul gibi... Ama kendi halinde, sade bir ev kadını belki, onunla yaşadıkça sevdiğin, bağlandığın.
Tanımı yok, ismi yok, cismi yok. Sadece net bir varoluş biçimi, şekilsiz, hepsi bu kadar.Böyleyken böyle.