neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum. ama belki benimle ilgili bazı şeyleri, yazacağım bir kaç kelimeyi merak edenler olur..

masal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
masal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Mayıs 24, 2007

Serbest Düşüş

Boğucu olmayan bir İstanbul ikindisinde yazasım geldi, ilk aklıma düşen de serbest düşüş oldu. Önceki yazıda şunlar şunlar diye bahsederken nasıl da saymamışım? Daha öncekinde paraşütten bahsetmiştim sanırım, sonra dün akşam serbest düşerken el ele tutuşmaktan bahsettik, sabahında bırakın düşeceğim diyeni okudum. İçime işlemiş, nasıl ilk aklıma gelen olmasın?

Bak bir yerde şöyle yazıyordu:

Şu hayat dediğin nedir ki, bir serbest düşüş, mezarda son bulan.
Hayatımıza serbest düşenler olur bazen, bir de serbest düştüklerimiz. Nasıl güzeldir biliyor musun, tümüyle bırakmak kendini rüzgara, rüzgar olmak. Bunu daha önce başka şekilde anlatmıştım, ayağımız yerden kesilse filan demiştim. Aslında aynı şeyi anlatıyordum, tümevarım, tümdengelim arasında fark gibi, neticede aynı yerde buluşuyorum kendimle ve seninle sevgili okuyucu.

Serbest düşüş nedir biliyor musun, gökten yere kadar olan boşlukta bulunan zerrelere inanmak, onların varlığını duyumsamak ama tanımlamamaktır, çünkü bütün tanımlar eksiktir ya hani. Bir nev'i masal olmaktır, başka bir hayat mümkün demektir.

Falan, fülün.

Pazartesi, Mayıs 14, 2007

Başka Bir Dünya

Dün akşam konuşurken masal bahsi açıldı, İbn Arabî düştü aklımıza, şöyle demiş:

Hayal yokluk değildir, bilâkis hakikate açılan kapıdır, hakikati keşiftir.

Çarşamba, Nisan 18, 2007

History / Masal

Gelene gidene bakarken dikkatimi çekti, google bey masalla ilgilenenleri bu tarafa gönderiyor bazen. Aynı aramayı ben de yapınca gelen sonuçlardan birinde şuna rastladım:


Yazılı tarihe “historia”, yazılı tarih öncesine ise “prehistoria” denir. Fakat sözcük anlamına bakıldığında historia sözü aynı zamanda hikaye veya masal da demektir. İngilizce tarih = history şeklinde yazılır. Bu sözcüğü Hı-story şeklinde ayırırsanız Hi sözünün okunuşu “hay” veya High = Yüksek olduğu ve “story” masal/hikaye olduğu göz önüne alınırsa hi-story = Yüksek masal anlamına gelmektedir.

Düşündüm, bana daha çok his-story gibi geldi.

Cuma, Mart 23, 2007

Kayıp

Sanıyorum daha önce Lost izlediğimden bahsetmemiştim burada.

Bu akşam üçüncü sezon onüçüncü bölümü izlerken birden bire kafamın içinde bir ışık yandı, masal olmak geldi aklıma. Algıda seçicilik demek yeterli mi acaba?

- - -

Lost, Sezon 3, Bölüm 13'ten:
(Spoiler olduğunu hatırlatmama gerek var mı?)


Let me put it so you'll understand.

Picture a box. You know something about boxes, don't you, John?

What if I told you that somewhere on this island there's a very large box, and whatever you imagined, whatever you wanted to be in it, when you opened at box, there it would be.

What would you say about that, John?

- - -

İzin ver daha iyi anlamanı sağlayayım.

Bir kutu hayal et. Kutulardan anlarsın sen, değil mi John?

Ya sana bu adada bir yerde, çok büyük bir kutu olduðunu söylesem? Ve her ne hayal edersen et, içinde her ne olmasını dilersen dile, kutuyu açtığında, içinde olacağını söylesem...

Bu konuda ne dersin, John?

- - -

Salı, Mart 20, 2007

Masal Olmak

Nasıl masal olunur bilmiyorum. Bilmediğim bir şeyi anlatmak istiyorum diye bana kızmazsınız değil mi? Kızmayın lütfen, hoşgörün.

Öncelikle inanmak gerek, tüm benliğini bu inancın içinde eritmek demek. Septikleri falan unutun, şeksiz ve şüphesiz inanmak gerek masallara. Mesela ankayı Yeni Cami'nin önünde yemlenen güvercinlerden ayrı tutmamak gerek.

İnanmak demek biraz da teslim olmak demektir, kendini öylece içine bırakıvermek demektir masalın. İşte ancak masalın içinde yok olunca masal olabilir, masal olarak varlık bulabilir insan.



Masal olmak demek, gecenin içinden seslenen seslere kanmak demektir, sabah gün ağarırken alacakaranlıkta o seslerin peşinde gitmek demektir sessiz sedasız. İnanmazsınız ya masallara, çıkarken not bırakırsınız masaya, falanca yere gittim diye. Halbuki masal olacak olan nereye gideceğini bilemez. Bildiği ve dahi bildirdiği vakit masal olamaz.

Biraz zora talip olmaktır, susmayı bilmek, özlemek, özle bilmektir. Zira asıl görülmesi gerekeni gözler göremez. Kalbimizden başka birşeyle iyi göremeyiz, çünkü gerçekler gözlerimiz için saklıdır.1

Korkanlar masal olamaz. En başta söyledim ya, bu bir inanç ve güven meselesidir. Korkuya ve endişeye yer yoktur. Masal olmak isteyen, her ne olmak istiyorsa inandığı masalda, o olmaktan korkmamalıdır.

Masal öyle bir yaşam formudur ki ancak o olduğuna inanırsan o olabilirsin. İnanmıyor musun, damarlarından akan kanın mavi olduğuna inan bakalım tüm yüreğinle, kes bileklerini, gör bak ne renk akacak. Kırmızı akarsa eğer, -ki kesmişsen kırmızı akacaktır- bu; tüm yüreğinle inanmamışsın demektir. Öyledir ki, eğer inanırsan, çayının demi dahi beyaz çıkar sabaha karşı. İngilizler sütlü çayı bizim masalımızdan çalmışlardır da kimseler bilmez.

Masal olan bazen örümceğe benzer, karnından ipler çıkar aşık olduğunda. Sarar ve sarılır görünmez iplerle. Halk içinde muteber değilse de bu görünmez ipler, ucu gider kalplerin sahibine bağlanır ancak.

Masal, inananların önünde açılan yepyeni bir bilincin kapısıdır, korkmadan geçebildikleri sürece. Öyle acaip, garip bir şeydir işte.



1: Küçük Prens'ten.
Fotoğraf: Bütün masallar iyi bitmiyor elbet, hazin bir masalın kahramanları onlar.

Cuma, Mart 02, 2007

Akşam Masalı

Kediköy'de akşamlar oldukça benzer birbirlerine ve aynı ölçüde sıkıcı olurlar. Bir an önce evine varmaya çalışan sabırsız şoförler ve binecekleri vasıtaya koşturan yayaların keşmekeşi hüküm sürer.

Günlerden bir gün, hepsi birbirine benzeyen akşamların birinde, kalabalığın arasına karışan genç adam yeşil yandığını görünce adımlarını sıklaştırdı fakat karşıya geçmek herşeyi çözmüyordu. Hep gidilecek yerler olduğu gibi yeniden karşıya geçmek için otobüsleri beklemek gerekiyordu. Yine her akşam olduğu gibi bazı otobüsler kırmızıda geçmeyi ihmal etmediler. Halbuki kırmızı otobüsler de kırmızıda durmalıdır.

Yol hakkının kendisinde olduğunu farkedince diğer dolmuş yolcuları gibi yürümeye başladı aheste aheste. Minibüs duraklarının çevresinde aheste yürüyen insanların neredeyse tümü dolmuş yolcusudur. Hepsi bilirler ki şehrin bu en rahat taşıtı her daim orada beklemektedir vefalı bir dost gibi.

Birden bire işler değişti, omuzdaki çanta eline indi ve adımlar hızlandı. Anlamsızca minibüslerin arasından geçti, hatta koşturmaya başladı.


. . .


Her akşamki gibi eve dönüyordum, birbirlerine yokmuş gibi davranan insanlara ben de yokmuş gibi davrandım, ışıklara gelince yeşili farkedip son bir gayret koşturup karşıya geçtim. 45 saniye erken gitmekle ne olacaksa? Yeniden bekle, sonra yeniden karşıya geç. Biraz yorgun, biraz amaçsız dolmuşlara yürü. Parayı uzat...

Bu sefer öyle olmadı, yeniden karşıya geçince sıradışı bir manzarayla karşılaştım, simsiyah saçlı, yeşil olduğunu zannettiğim bir pardesü giyen hoş bir kadın benim de gideceğim yöne koşturuyordu. Yüzünü bile görmediğim halde nasıl bilmiştim hoş olduğunu? Bilmiyordum ve ben de koştum.

Neden koştuğumu, bu mekanizmanın zihnimin içinde nasıl çalıştığımı bilmiyorum. Sadece koştum peşi sıra. Minibüslerin arasından geçtim, dolmuşların hizasına gelince yavaşlayınca yavaşladım. Hemen önümde yürüyordu. Bir an Bay C.'yi hatırladım, gülümsedim.

Tam da benim bineceğim dolmuşa binince heyecanlandım, ya bana yer kalmamışsa? Etrafa hızlıca göz gezdirdim kimse yoktu ama dolmuş ya sahiden dolmuşsa? Kahya isteksizce ünledi:

- Üsküdaaar! Bi'kişi!

Hemen zıpladım. Bazen işler hep yolunda gider ya, hemen yanındaki yer boştu işte. Oturur oturmaz ücret uzatma merasimi başladı ve böylece sesini duymuş oldum:

- Üsküdar ne kadar?

Genellikle geç ve neredeyse içinden cevap veren şoförlere alıştığımdan olsa gerek önüme bakarak, birüçyüz, dedim. Teşekkür etti. Hala yüzünü görmemiştim ve hala hoş biri olduğunu düşünüyordum.

Sonra birden kafamın içinde bir ampül yandı, sönmeden faydalanmak için bulduğum ilk kalem ve kağıtla not aldım:


Nedir işin özü? Gözlerinin içine bakmadan bir insanın hoş biri olduğunu nasıl anlarız? Sadece yürüyüşü, saç kesimi ve sesi yetiyorsa nerede yanılıyoruz?

Belki de bazı şeyleri yoksaymayı, unutmayı çok seviyoruz. Memento'da olduğu gibi. Biraz daha bilinçli bir unutma süreci, hepsi bu.

İşin daha ilginç kısmıysa şu; akşam vakti ortaya çıkan yeşil pardesülü birinin bunları bana düşündürtmesi, Memento'yu hatırlatması.

Evet, evet, bilerek unutuyoruz bazı şeyleri.
Kalemi ve kağıdı ortadan kaldırdıktan sonra aklıma geldi, acaba Memento'yu biliyor mudur? Lenny hakkında iki çift lafın belini kırabilir miydik? Yok canım daha neler, durup dururken sorulacak soru mu bu? Neden olmasın ki, hem biliyorsa farklı bir bakış açısı ortaya koyar belki de?

Bu gidiş gelişler bir süre daha devam ettikten sonra trafiğin tıkandığı noktada soruverdim, Memento'yu seyrettiniz mi, diye. Hayır, seyretmemişti ama merak ediyordu. Sonrasında filme dair bir kaç laf, hayata dair bir kaç laf ve böylesi bir sohbetin karşılıklı şaşkınlığı...

Kaçık olduğumu düşünmüştür herhalde.


...


Kediköy'de koşturan genç adamı şans bu ya Üsküdar'da yakalamıştım. Hızlı şoförümüz trafiği katletme pahasına kendisinden önce hareket edenleri geçmişti işte. Merakla izlediğim genç adam, bir genç hanımefendiyle dolmuştan indi. Kediköy'de bunun için mi koşturmuştu acaba? Bunu hiç bir zaman öğrenemeyecektim. Vapura doğru yönelirken bir kağıt parçası uzattığını farkettim, sonra da tokalaşıp ayrıldılar.

Beş dakika süren deniz yolculuğu boyunca içim içimi yedi. Sorsa mıydım? Hayır canım ne münasebet, belki de arkadaşlardı zaten? Hiç öyle arkadaş gibi samimi de değillerdi halbuki.

Sonunda "bana ne" dedim içimden. En azından "sana ne" diye azarlanmaktan iyiydi. Dedikoducu kadınlar gibi olmuştum sonunda, bu ülkenin insanları kendilerine benzetmişlerdi beni de...

Bil-sen-de

Pardus... Özgürlük Için...

Firefox 2

Bazen Okurum

Dinle-sen-de