neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum. ama belki benimle ilgili bazı şeyleri, yazacağım bir kaç kelimeyi merak edenler olur..

özgür irade etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgür irade etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Haziran 20, 2007

Kabuk Yeniden

Tamam, tekrar deniyorum kabuk üzerine yazmayı. Yazmasam olmaz, kafamın içinde bir karıncalanma oluşturuyor. Hiç böyle hissettin mi? Bazen bir konu dönüp dolaşır, camdan dışarı çıkabilmek için uğraşan kelebek gibi. Eğer pencereyi açan olmazsa, oracıkta ziyan olur. Dışarı çıkmak için çırpınan düşünceler için de benzer bir durum geçerli, ölüverirler, iyisi mi desenli kanatlarını başkaları da görebilsin diye pencereyi açmak.

Yoğurdu mayalamak için az miktarda yoğurt gerekir, ilk defa nasıl yaptılar hep merak etmişimdir. Yoğurdun ilk defa nasıl mayalandığını bilemediğim gibi zihnimin ilk defa nasıl işlemeye başladığını da bilemiyorum. Yeni düşüncelerin mayalanması için gereken tohumlara bakalım:

Sakın kabuğunu kırma. genişlet ve kendine mal et. Kanınla işle ve canlandır onu. kabuğun kendi derin olsun. (Huzur, A.H.Tanpınar)

bir koza istiyorum. ipek bir koza. ipek bir kozam olsun diye bir sürü yaprak yiyebilirim. dut yaprağı da olur, zakkum yaprağı da... hepsini yerim. sonra ipek kozamin içinde o en müthiş dönüşümü geçiririm. her bir anı pek değerli bir dönüşüm. benekli bir tırtıldan, müthiş bir kelebeğe dönüşürüm. kanatları yağmur suyuna dahi dayanmayan, güzel, gözalıcı ve kısa ömürlü bir kelebek. kimsenin duymadığı şarkımı söyler ve ölürdüm. *

içinde rahat edilen, huzur bulunan, daim kalınmak istenen mekan. insan için de benzer bir durum söz konusudur. *

Ayrıca vitamini kabuğunda olan meyveler var ama konuyla ilgisi var mı bilemiyorum.

Dilin, tüm bu birbiriyle tam olarak örtüşmeyen ama benzer kavramları aynı kelime ile ifade ediyor olmasını zenginlik veya fakirlik olarak algılamak mümkün. Halbuki dilin oluşum sürecinde bu kelime tümünü kapsayıcı bir kavram olarak ortaya çıkmış olabilir ve dahi bunun ardında bizim mahiyetini anlayamadığımız bir bilgelik yatıyor olabilir.

Kabuk, güven duygusu veren bir şeydir çoklukla, kaplumbağanın hissettiği gibi. Bizlerin yaptığı sınırlı sorumlu çıkışlar kaplumbağaya göre biraz daha geniş çaplı oluyor, tek fark bu. Evimizi [dönmek üzere] bırakıp işe, yemek yemeye, dostlarımızı görmeye gidiyoruz. Bu da bizi kaplumbağadan daha hızlı kılıyor. Kabuğun yavaşlatıcı etkisi.

Bir evi olmak, bizi o şehre bağlayan bir etkendir. Bağlanmak, toprağa bağlanmak kök salmakla olur. Köksüzlük var bir de değil mi? Kabuk ve kök. Tohum, kabuğu çatlatır ve toprağa kök salar.

Bir evimiz varsa, onu istediğimiz zaman terkedemeyiz. Toplum da bizi bağlamak için çeşitli önlemler almıştır. Ev sahibine önceden haber vermek, kanunen uygun görülmüş süreyi beklemek, elektrik, su, gaz ve bilimum diğer sözleşmeleri feshetmek icab eder. Geçici süreli ayrılıklar içinse anahtarı birilerine bırakmak gibi çözümler bulunur. Yoksa birileri mutlaka kabuğumuza göz diker.

[Kişiyi] Yavaşlatan, istediğinde terkedilemeyen ve bulunduğu mekana bağlayan kabuk denen şey bu durumda özgürlüğümüzü kısıtlıyor mu yani? Sanki konu burda Özgür irade mevzusuna doğru dallanıp budaklanıyor.

Özgürlük neydi? Yapabileceği halde yapmamayı seçmek gibi görünüyor şimdilerde. Yasaklar özgürlüğün önünde engelse, yapabilecek yetiye sahip olduğu halde yapmamak [veya yapmak] özgürlüktür. Seçimleri özgür iradeyle yapmak.

Bu durumda kabuk bunun önünde bir engel gibi görünüyor. Kabuk ne için? Kendini güvende hissetmek için. Bu durumda özgürlükten feragat edip güven satın alıyoruz. Evet, takas. Birileri bu takas için de değişim değeri üzerinden rant sağlıyor mu?

İlişkilerimizde de kabuklar var, çat çut. İki adet kabuklu midyenin sarılmak için hamle yaptıklarında çıkan ses: çat çut. Cemiyet hayatının sunduğu şey tamamen bu. İnsanlar, zarar görmemek adına mümkün olabildiğince her türlü farklılığın örtüldüğü bir kabuğun içine kendilerini hapsediyorlar.

Aklıma dikdörtgenler prizması şeklindeki karpuzlar geldi. Nakliye operasyonları için kolaylık sağlıyormuş. Birbirlerine daha yakın durabilirler böylece.

Hayatımızın tüm alanlarında olduğumuz gibi olmak şansına erişemeyiz her nasılsa. Çeşitli durumlar için gerekli soyutlama katmanlarını devreye sokarız bu durumda. Farklı sosyal örgütlenmeler için farklı normallere uyum sağlarız.

Herkes bunu yapmaz, yapmak zorunda da değil elbet. Ben pazardan alışveriş yapmam, otobüse binmem diyen pek çok insana rastlamak mümkün. Halbuki ne de güzel sosyal gözlem yapma mekanıdır oralar.

Net bir şekilde durduğum yer şurasıdır diyince pek sorun çıkmaz aslında. Plaza insanıyım dedikten sonra her yere özel aracınla gider, büyük alışveriş merkezlerinden, MMM Migros'lardan alış-veriş yapar, afilli restoranlarda yersiniz olur biter. Her şekilde kamplar bellidir, proleteryanın yaptıkları artık banal olmaya başlamıştır ve tenezzül etmemelisiniz.

Görüldüğü üzere konuyu çok dağıttım, ilişkilerde kabuk özelinden devam etmek üzere bırak dağınık kalsın demek istiyorum.

Çarşamba, Mayıs 23, 2007

Bir yıl sonra bugün, yaşamayı bırakacağım

Aşağıdaki yazı 2006 yılı Aralık ayında bir blogda yayınlanmış ve bu konuda ben de fikirlerimi yazmıştım. İlgili blogun kapandığını görünce hem üzüldüm, hem sevindim. Belki de vazgeçmiştir, kendisini biraz daha yaşatacak sebepleri bulmuştur özgür iradesiyle.

Elimde bir iletişim bilgisi olmadığı için yazarın iznini alamadım ama konu bütünlüğünü sağlamak adına bilgisayarıma kaydettiğim bir kopyasını burada yayınlamaktan çekinmeyeceğim.


Bir yıl sonra bugün, yaşamayı bırakacağım.

Bunu sigarayı bırakmak gibi düşünün... Klasik anlamda depresyon kaynaklı bir hayata son verme eyleminden bahsetmiyorum. Amacım insanlara özgür irade sahibi olduklarını ve yaşamlarını kendilerinin denetlediğini, kuru gürültüden öteye gitmeyecek ifade biçimleriyle değil, göz ardı edilemeyecek bir eylemle kanıtlamak.

Akli dengemin yerinde olmadığını düşünebilirsiniz. Ben de zaman zaman bundan şüphe ederim. Fakat şunu belirtmeliyim ki; kendimizi bize kodlananın akışına bırakıp, kasnakta hareket eden sabit bir dişli olmayı kabul ettiğimiz şu sistemde yaşamaya çalışmak da, en az buna son verme kararı kadar çılgıncadır.

Amacım “haydi hep birlikte bu boktan hayata son verelim” sanılmasın lütfen! Hayat boktan olmadığı gibi, bilakis sahip olduğumuz en değerli, en mucizevi hediyedir. Ben sadece, belki biraz fazla radikal bir yolla, beni kaile alma potansiyeli olanlar üzerinde farkındalık yaratmaya çalışıyorum, çünkü bizler maalesef, bir şeyler sona ermeden onların değerlerini anlayamayan, onlara yeterince önem vermeyen tuhaf yaratıklarız. Hayatımın sizler için bir anlamı olmasını beklemiyorum. Bu yaptığım sadece size, sizin de üzerinde denetim sahibi olduğunuz bir hayatınız olduğunu hatırlatma çabasıdır.

İnsan bilinç ve özgür irade sahibi, muhteşem bir varlıktır. Gelin görün ki, bu muazzam donanımına rağmen, kendi hayatını kısır döngülerin içine hapseden de yine insandır. Hatta bunu kendimize yaptığımız yetmiyormuş gibi, canımızdan çok sevdiğimiz çocuklarımızı da böyle yetiştiririz. Onları dil vasıtası ile iyice kodlar, sonra daha da bir kodlansınlar diye topluma salarız.

Tek başıma dünyayı değiştiremeyeceğimi çok küçük yaşlarda kavradım. Bu bana muazzam bir acı da verdi. Hayır, tanrı kompleksine sahip değilim, her ne kadar sizler gibi ben de bir tanrı olsam da... Siz değiştirmek istemiyor musunuz şu anlamsız savaşları, ayrımcılığı, adaletsizliği? Hiç aklınızdan geçmiyor mu? Mantık bulabiliyor musunuz yaşamın değişmez olduğuna inandığınız saçmalıklarına? Tabii ki bunlarla yaşamayı ve “gerçekler” adını verdiğiniz bir dizi illüzyonu kabullenme yolunu seçtiniz. Böylesi daha güvenli...

Daha hayatlarımızın baharında dışarıyı görüp aklımız gün ışığına, yağan tatlı yağmur ya da kar tanelerine kaymasın diye pencereleri griye boyanmış odalara tıkılıp, geri kalan ömrümüzde işlevsel hiçbir anlamı olmayan bilgilerin beynimize sokulmasına göz yummak zorunda bırakılınca ve aksini yapmak istediğimizde dışlanma, kabul görmeme, yalnızlık tehdidiyle karşılaşınca, çaresiz bize vaat edilen küçük huzur kırıntılarıyla yetinmeyi kabulleniyoruz. Çünkü içimizden geldiği gibi sokağa çıkıp oyun oynarsak, uzun vadede toplum tarafından fena halde cezalandırılırız.

Kim belirliyor tasvip edilemez oluşumuzu? Tıpkı bize benzeyen başka varlıklara, onları incitmeyeceğimiz halde bizi cezalandırabilme cüreti nasıl veriliyor? Ah, onları inciteceğiz elbette... Varlığımızı potansiyel, uyumlu bir tüketici olmaktan daha anlamlı kılacağız. Toprağı koklayacak, koştuğumuzda yüzümüze vuran rüzgarı hissedecek, benliğimizi unutup doğayla bir olacağız. Bundan daha tehlikeli ne olabilir ki?

Kansere çare buluyor, ama piyasadaki ilaçlar tükenmeden bunu yürürlüğe koymuyoruz. Quantum fiziğine hala bir teori muamelesi yapıyor, okullarda “maddenin üç hali vardır, bunlar katı-sıvı-gazdır” diyoruz. Hala zamanı lineer sayıyor, sevgiyi belirli ilişki formlarından ibaret bir tür alış-verişe çevirmeye uğraşıyoruz.

Hayat bu değil, bizler birer kurban değiliz. Yakınarak, mecbur olduğumuzu iddia ettiğimiz bu dünyayı seçimlerimizle şekillendiriyor ve adına “gerçeklik” koyuyoruz. Oysa tek yaptığımız, kollektif olarak yaratılıp süregelmiş bu saçmalıklara katılmayı, onları tüm mantıksızlıklarına rağmen hala geçerli kılmayı seçmek... Evet, ne ironiktir ki, seçim hakkımız olmadığını iddia ettiğimiz her şeyi yine “seçerek” sürekli kılıyoruz.

Yaşamı, onu sevmediğim için bırakmayacağım. Doğrusu, yaşamdan korkmadığım gibi, ölümden de korkmuyorum. Ama size, özgür iradenin ulaşabileceği son noktayı göstererek, kafanızda çengel biçiminde küçük bir soru işareti bırakmayı dilediğimi de inkar etmeyeceğim.

Benimki de bir seçimdir. Kendi hayatım üzerinde tam yetkide söz sahibi olduğumu ispatlamak istiyorum sadece, hepsi bu. Beni yargılayanlarınız, benimle alay edenleriniz, bir tür ahmak olduğumu iddia edenleriniz olacaktır mutlaka. Ama bizi özgür iradelerimizi uygulamaktan alı koyan da bunlar değil midir zaten? Yargılanma, aşağılanma, garipsenme, dışlanma korkuları...

Hemen şurada hayatıma son vermeyip, bunu bir yıl sonra yapacak olmamın sebebi de budur. İnsanlara aptalca geldiği için maruz kalacağım her türde tepkiyi sizlerle paylaşmak istiyorum. En fazla ne olabilir? Bana ne kadar anlayış gösterir, beni ne kadar yargılayabilirsiniz? Hür iradeyi kullanmanın toplum gözündeki bedeli nedir?

Kimliğimi açıklasam, bana engel olmaya çalışan sistemle ayrıca boğuşmak zorunda kalacağım için, bunu blog tutma yöntemiyle aktarmayı seçtim. Bu sayede hem bir yıllık bu sürecin bende nasıl etkiler yarattığını dilediğim ölçüde sizlerle paylaşabileceğime, hem de toplum kurallarına uymuyor diye kendilerinde hak görüp yaşamım üzerindeki özgürlüğümü kısıtlamaya çalışacak potansiyel kurum ya da kimselere engel olabileceğime inanıyorum.

Bugün 7 Aralık, 2006, Perşembe. Benim için önemli olan bir olayın yıldönümü de değil, sevip yitirdiğim birinin yaş günü de... Sıradan bir gün sadece. Sıradan, güneşli, güzel bir kış günü... Ve ben bundan tam bir yıl sonra, 7 Aralık 2007’de, iyisiyle kötüsüyle dolu dolu yaşadığım otuz beş yıllık yaşantıma, özgür bilincimle son vereceğim.

365 gün kaldı...

:)

Çarşamba, Mart 21, 2007

Zevkler ve Renkler

Rotası önceden çizilmiş, sorunsuz, kolay ve öngörülebilir bir hayat sürmemizi arzulayan büyüklerimiz(!) sırf iyiliğimiz için zevkleri ve renkleri de ezberletirler.

Düşünmek ve yaratıcı düşünceleri uygulamaya koymak öngörülebilir bir hayat kurgusu peşinde olanları korkutur. Yeni ve farklı düşünceleri dinlemek, anlamaya çalışmak ve belki değişecek düzene ayak uydurmak gerekebilir.

Üstelik bunun yanında bir de yeni düşüncenin eskilere kökünden aykırı olabilmesi durumu vardır ki tüyleri diken diken eder. Belki bir saattir, belki bir yıldır, belki de bir asırdır inanılan değerlerin bir anda yerle bir olması insanın ayağının altından yeryüzünün çekilivermesi gibi olabilir. Tabi bunun yeryüzünü referans* * alan bünyeler için geçerli olacağını belirtmeden geçmeyelim. Her şeyi yeniden düşünüp, yerli yerine oturtup sağlam ve bütünlüğü bozulmayan* * yeni bir yapı oluşturmak kolay mıdır efendim? Ayaklarımız sağlam basabilecek midir yeniden?

Evet, zevkler ve renkler diyorduk; bu ve bunun gibi sebeplerden ötürü zevklerin ve renklerin ezberletilmesi çok mühimdir.

Mesela resim dersinde mavi bir ağaç çizmekte olan 10 yaşındaki öğrenciyi ele alalım. Kopacak kıyameti düşünebiliyor musunuz? Nasıl olur da bir bastıbacak gelip mavi bir ağaç yapabilir? Ne, yoksa bu ağaç deniz ağacı mıymış? Tamam deniz bitkileri filan var ama deniz de ağaç olur mu hiç? Bu çocuk bu düşüncelerle büyüyüp, düşünceleriyle birlikte olgunlaşırsa, yepyeni bir akımın tohumlarını atabilir. Böylece benim gibi düşünmeyen, benden farklı, 'öteki' insanlarla karşı karşıya kalırım. O zaman ötekileri sindirmeliyim!

Ötekilerin ortaya çıkmasının önüne geçmek için zevkler ve renkler ezberletilir. Burada yegane amaç tek tip, birbirine benzeyen insanlar yetiştirmektir. İronik olan şudur: okul müdürü mavi ağaç da olur dediği gün öğretmen sınıfa gelip ağaçları mavi veya yeşil çizeceksiniz diyecektir.

Halbuki insanlara ve dahi çocuklara öğretilmesi gereken bırakınız zevkleri ve renkleri, bilginin göreceli olduğudur. Bugün doğru bildiğimiz pek çok gerçek yarın sabah yalan olabilir. Üstelik zevkler ve renkler görecenin dikâlâsıdır. Ne diye tutturuyorsunuz kardeşim bu yeşil, bu da mavi diye, mavi-yeşil renk körüyüm işte.

Bilginin göreceli olduğunu öğrendikten sonra bir de ötekini* * * dinlemeyi öğrendik mi pek âlâ olur ve bundan öyle ezberlemeye lüzum kalmaz.

Önyargılarımızı bir kenara bıkakıp, algılarımızı açsak, farklı olanı çeşitli biçimlerde dışlamasak, dinlesek ve anlamak için çaba sarfetsek ne olur? Ötekine saygı göstersek filan.

Mesela kızların böcek, erkeklerin çiçek olabileceğini de düşünsek, kelebekleri güzel bulmayan insanların neyi güzel bulduğunu merak etsek, deniz altında yaşayan mavi ağaçların yapraklarını okşayan dalgalar için de şarkılar yazsak...

Başka renkler, başka zevkler olduğunu keşfetsek; ayağımız yerden kesilse filan...

Çarşamba, Aralık 13, 2006

Özgür İrade

{ 23 Mayıs'07 : Bu yazının yazılmasına sebep olan blog kapanmış, ne olur ne olmaz diyerek kendime sakladığım bir kopyasını ilgilenenler için yayınlayacağım.}

olmak ya da olmamak: Bir yıl sonra bugün, yaşamayı bırakacağım.

Geçtiğimiz günlerde limk'te dolaşırken yukarıdaki başlığa rastladım . Neler oluyor, köprüden atlamak yerine blog'dan atlamayı tercih ediyorlar artık diye düşünürken baltayı fena taşa sapladığımı farkettim. Ne yaptığını gayet iyi bilen ve bilinci açık olarak ölümü deneyimlemek isteyen bir hanımefendi yazıyormuş. Bazı takıldığım, sormak istediğim noktalar oldu okurken, oraya yorum olarak girmektense ilişkili bir yazı yazmanın daha iyi olacağını düşündüm. Sonrasında da bu cümleleri yazdım işte...



Özgür iradenin yerini kollektif bilince bıraktığı zamanlarda oldukça radikal bir çıkış bu:
Bakın, başka yaşam formları da olabilir, hatta içinizden biri olarak öyle ileri gidiyorum ki, sizlere ne kadar vahim bir durumda olduğunuzu göstermek için kendimi feda ediyorum.

Nedenini tam olarak kavrayamasam da böyle bir ses benim duyduğum. Bunu yaparken, bir yıl süreceğini söylediği bu süreçte ilerlerken, ne hissedecek? İnsanlığın daha iyi bir geleceğe kavuşması için küçük bir şey de ben yapıyorum, diyecek mi?

Merak ettiğim başka şeyler de var tabii; nasıl bir geçmişten gelip böylesi bir seçip yapar bir insan? Çocukları var mıdır? Hayatının geri kalanını yaşamak istemediğine göre, görüp görebileceği, yaşayabileceği her şeyi yaşadığı vehmine mi kapılmıştır? Vehim diyorum, öyle keskin halleri var ki yaşamın, hiç bir zaman tamam ötesi olmaz demeye gelmiyor. Her ne kadar mutluluk aptallara has bir şey olsa da mutlu bir insan yapar mı böyle şeyler? Yoksa hüzün ki en çok yakışandır bize mi diyordur?

Evet, çok merak ediyorum böyle bir farkındalık içinde olan bir zihin başka neler düşünür, neler hisseder, sokakta yürürken bambaşka mı görür arnavut kaldırımını, afilli binaları. Bu zihnin kıvrımlarını keşfetmek istiyorum, anlamak istiyorum. Onun için yazıyorum zaten tüm bunları. An itibariyle 359 gün kaldığına göre, acele etmeliyim sorularımı sormak için.

Kasnakta hareket eden sabit bir dişli olmayı kabul ettiğimiz şu sistemde yaşamaya çalışmak da en az buna son verme kararı kadar çılgıncadır.
Sabit bir dişli olmak kimseye çılgınca gelmez ki! Herkesin dişli olmadığı bir yerde ancak yerinden çıkmış civatalar çılgın olarak addedilir. Aslında bunu görmeye hiç bir zaman vaktimiz olmaz. Doğarız, doğduğumuz andan itibaren gerekli gereksiz her şey tıkıştırılır zihnimize.

Öncelikle ağlayınca istediklerimizi elde edebileceğimizi biliriz tabii ki! Sonrasında iyi ve kötü, duruma göre dini ritüeller. Daha sonra ne olduğunu anlamadan ana okulu başlar ve hiç olmadığı kadar çok toplumsal kod tepemize üşüşür. Sonra hep okullar, hep okullar, hayati önem arzeden sınavlar ve hiç bitmeyen okullar. Hadi hayata hazırsın dediklerinde çark olmaktan başka seçebileceğin ne vardır ki? Geçen 23-25 sene boyunca bütün donanımın buna göre hazırlanmıştır. Göz kırpan bir kaç minik ışık, gecenin karanlığında parlayan ateş böcekleri gibidir.

Böyle düşününce, insanlara çark olmaktan başka şeyler de yapabileceklerini anlatmaya çabalamak beyhude mi acaba? Bu kadar umutsuz mu durum? Bir yerlerde düşünen bir zihin bunu yapmak istediyse, bir umut ışığı görüyor olmalı. Belki bu da benim kavrayamadığım bir farkındalık.

Hayatımın sizler için bir anlamı olmasını beklemiyorum. Bu yaptığım sadece size, sizin de üzerinde denetim sahibi olduğunuz bir hayatınız olduğunu hatırlatma çabasıdır.
Dünyanın çeşitli yanlarında pek çok insan ölür ama bunları ruhumuz bile duymaz. Edinebildiğimiz bilgiler hayatımızın sahnelerini oluşturur. 1994 yılında Ruanda'da 1 milyon insan kesilirken ruhumuz duymadı, çünkü o sıralar ülkemiz medyası için hükümet çekişmeleri, kanlı mı kansız mı muhabbetleri ve sosyetik insanların eski-yeni sevgilileri daha önemliydi. Tüm dünya için de aynısı geçerliydi. Yıllar sonra bununla ilgili bir film çevrilince gördük tüm olanları ve içimiz sızladı. Bilsek de ne değişiyor?

Evet, biri'nin ölümünün diğerleri için anlamı olması beklenmeyebilir. Neticede galat-ı meşhur dilimize dolanır: Hayat devam ediyor.

İnsanların, diğerlerini kalıplara sokmak için ürettiği kurallar bütünü olan yasalar bunu önemser. Öyle kafanıza göre yaşamınıza son veremezsiniz. Sistemin bir parçası olan her hangi bir şeyin sistemden ayrılması öyle veya böyle sistemi etkiler. Ayrıca bilinçli olarak bunu yapan biri, sistemdeki diğer parçalar üzerinde de etkili olabilir. Bu ve bunun gibi hususlar nedeniyle eğer ölmeyi başaramazsanız bu konuyla ilgili olarak sistemin koruyucusu olan kolluk güçleri tarafından ifadeniz alınır ve gerekirse kamu davası açılabilir. Nedense Asimov'un multivac'ını hatırladım birden...

Mantık bulabiliyor musunuz yaşamın değişmez olduğuna inandığınız saçmalıklarına? Tabii ki bunlarla yaşamayı ve “gerçekler” adını verdiğiniz bir dizi illüzyonu kabullenme yolunu seçtiniz. Böylesi daha güvenli...
. . .
Çünkü içimizden geldiği gibi sokağa çıkıp oyun oynarsak, uzun vadede toplum tarafından fena halde cezalandırılırız.
. . .
Evet, ne ironiktir ki, seçim hakkımız olmadığını iddia ettiğimiz her şeyi yine “seçerek” sürekli kılıyoruz.
. . .
Ama bizi özgür iradelerimizi uygulamaktan alı koyan da bunlar değil midir zaten? Yargılanma, aşağılanma, garipsenme, dışlanma korkuları...

Cezalandırılmamak, ayıplanmamak ve dışlanmamak için değil mi zaten tüm yaptıklarımız? Tüm bunların en uç noktası değil mi zaten hapis cezası. Böylece ömür boyu sürecek bir tecride uğramış olursunuz.

Peki hata nerede sayın yazar? Bir şekilde toplum içinde çoğunluğun benimseyeceği fikirler olacaktır. Nesilden nesile aktarılırken yeni nesiller bu fikirleri sorgulamayacak ve kendilerine ait olduğunu düşündükleri bu fikirleri takım tutar gibi tutmaya başlayacaklar. Sonrasında kendilerinden olmayanı aşağılama, ayıplama aşaması gelecek. Bu farkındalığı nasıl ayakta tutacağız.

Belki de demokrasi kavramını çoğunluğun azınlığı ezmesi olarak algılamamız da burada bir sorun oluşturuyordur. Ülkemizde yerleşik demokrasi kültürü böyledir çünkü: seçilenler sevinç nidalarıyla başa gelir ve kendilerini seçmeyenleri görmezden gelerek her istediklerini yaparlar.

Bu durum toplumun en küçük birimi dediğimiz aileye kadar sirayet etmez mi? Ailede, sınıfta, iş yerinde iktidarı elinde bulunduran kişi hep diğer fikirlerin üzerinden silindir gibi geçip kendi fikrini dikte etmez mi? Kıyma makinesi gibi iktidarların bulunduğu bu sosyal oluşumların içinde hayatını devam ettirmenin yolu, ya iktidarla birlik olmak ya da sessiz çoğunluk rolünü oynamaktır.

Bir gün birileri çıkıp devrim yaptığında da çok şey değişmez aslında. Yeni bir iktidar, yeni bir şakşakçı takımı ve yeni bir sessiz çoğunluk oluşur. Halbuki V'yi diğerlerinden farklı kılan şey budur: iktidar arzusunda olmayan bir devrimci.

Peki ya bu iktidar-muhalefet özelinden iki kutuplu düşünce yapımıza doğru bakarsak? Geçtiğimiz yüzyılın son demlerine kadar süren soğuk savaş dünyayı iki ayrı kutba ayırmıştı. Aynı şekilde ülkemizde de sağ ve sol olmak üzere iki kutup hep varoldu. Düşünce dünyamızı da benzer bir yaklaşımla iyi-kötü ekseninde şekillendirdik.

İki nokta arasında yanlızca bir doğru çizilebildiğine göre, sonsuz uzayda bir yerlerde belirlediğimiz iki nokta arasında gidip geliyoruz demektir. Ne kadar acı.

Bil-sen-de

Pardus... Özgürlük Için...

Firefox 2

Bazen Okurum

Dinle-sen-de