neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum. ama belki benimle ilgili bazı şeyleri, yazacağım bir kaç kelimeyi merak edenler olur..

Cuma, Mart 02, 2007

Akşam Masalı

Kediköy'de akşamlar oldukça benzer birbirlerine ve aynı ölçüde sıkıcı olurlar. Bir an önce evine varmaya çalışan sabırsız şoförler ve binecekleri vasıtaya koşturan yayaların keşmekeşi hüküm sürer.

Günlerden bir gün, hepsi birbirine benzeyen akşamların birinde, kalabalığın arasına karışan genç adam yeşil yandığını görünce adımlarını sıklaştırdı fakat karşıya geçmek herşeyi çözmüyordu. Hep gidilecek yerler olduğu gibi yeniden karşıya geçmek için otobüsleri beklemek gerekiyordu. Yine her akşam olduğu gibi bazı otobüsler kırmızıda geçmeyi ihmal etmediler. Halbuki kırmızı otobüsler de kırmızıda durmalıdır.

Yol hakkının kendisinde olduğunu farkedince diğer dolmuş yolcuları gibi yürümeye başladı aheste aheste. Minibüs duraklarının çevresinde aheste yürüyen insanların neredeyse tümü dolmuş yolcusudur. Hepsi bilirler ki şehrin bu en rahat taşıtı her daim orada beklemektedir vefalı bir dost gibi.

Birden bire işler değişti, omuzdaki çanta eline indi ve adımlar hızlandı. Anlamsızca minibüslerin arasından geçti, hatta koşturmaya başladı.


. . .


Her akşamki gibi eve dönüyordum, birbirlerine yokmuş gibi davranan insanlara ben de yokmuş gibi davrandım, ışıklara gelince yeşili farkedip son bir gayret koşturup karşıya geçtim. 45 saniye erken gitmekle ne olacaksa? Yeniden bekle, sonra yeniden karşıya geç. Biraz yorgun, biraz amaçsız dolmuşlara yürü. Parayı uzat...

Bu sefer öyle olmadı, yeniden karşıya geçince sıradışı bir manzarayla karşılaştım, simsiyah saçlı, yeşil olduğunu zannettiğim bir pardesü giyen hoş bir kadın benim de gideceğim yöne koşturuyordu. Yüzünü bile görmediğim halde nasıl bilmiştim hoş olduğunu? Bilmiyordum ve ben de koştum.

Neden koştuğumu, bu mekanizmanın zihnimin içinde nasıl çalıştığımı bilmiyorum. Sadece koştum peşi sıra. Minibüslerin arasından geçtim, dolmuşların hizasına gelince yavaşlayınca yavaşladım. Hemen önümde yürüyordu. Bir an Bay C.'yi hatırladım, gülümsedim.

Tam da benim bineceğim dolmuşa binince heyecanlandım, ya bana yer kalmamışsa? Etrafa hızlıca göz gezdirdim kimse yoktu ama dolmuş ya sahiden dolmuşsa? Kahya isteksizce ünledi:

- Üsküdaaar! Bi'kişi!

Hemen zıpladım. Bazen işler hep yolunda gider ya, hemen yanındaki yer boştu işte. Oturur oturmaz ücret uzatma merasimi başladı ve böylece sesini duymuş oldum:

- Üsküdar ne kadar?

Genellikle geç ve neredeyse içinden cevap veren şoförlere alıştığımdan olsa gerek önüme bakarak, birüçyüz, dedim. Teşekkür etti. Hala yüzünü görmemiştim ve hala hoş biri olduğunu düşünüyordum.

Sonra birden kafamın içinde bir ampül yandı, sönmeden faydalanmak için bulduğum ilk kalem ve kağıtla not aldım:


Nedir işin özü? Gözlerinin içine bakmadan bir insanın hoş biri olduğunu nasıl anlarız? Sadece yürüyüşü, saç kesimi ve sesi yetiyorsa nerede yanılıyoruz?

Belki de bazı şeyleri yoksaymayı, unutmayı çok seviyoruz. Memento'da olduğu gibi. Biraz daha bilinçli bir unutma süreci, hepsi bu.

İşin daha ilginç kısmıysa şu; akşam vakti ortaya çıkan yeşil pardesülü birinin bunları bana düşündürtmesi, Memento'yu hatırlatması.

Evet, evet, bilerek unutuyoruz bazı şeyleri.
Kalemi ve kağıdı ortadan kaldırdıktan sonra aklıma geldi, acaba Memento'yu biliyor mudur? Lenny hakkında iki çift lafın belini kırabilir miydik? Yok canım daha neler, durup dururken sorulacak soru mu bu? Neden olmasın ki, hem biliyorsa farklı bir bakış açısı ortaya koyar belki de?

Bu gidiş gelişler bir süre daha devam ettikten sonra trafiğin tıkandığı noktada soruverdim, Memento'yu seyrettiniz mi, diye. Hayır, seyretmemişti ama merak ediyordu. Sonrasında filme dair bir kaç laf, hayata dair bir kaç laf ve böylesi bir sohbetin karşılıklı şaşkınlığı...

Kaçık olduğumu düşünmüştür herhalde.


...


Kediköy'de koşturan genç adamı şans bu ya Üsküdar'da yakalamıştım. Hızlı şoförümüz trafiği katletme pahasına kendisinden önce hareket edenleri geçmişti işte. Merakla izlediğim genç adam, bir genç hanımefendiyle dolmuştan indi. Kediköy'de bunun için mi koşturmuştu acaba? Bunu hiç bir zaman öğrenemeyecektim. Vapura doğru yönelirken bir kağıt parçası uzattığını farkettim, sonra da tokalaşıp ayrıldılar.

Beş dakika süren deniz yolculuğu boyunca içim içimi yedi. Sorsa mıydım? Hayır canım ne münasebet, belki de arkadaşlardı zaten? Hiç öyle arkadaş gibi samimi de değillerdi halbuki.

Sonunda "bana ne" dedim içimden. En azından "sana ne" diye azarlanmaktan iyiydi. Dedikoducu kadınlar gibi olmuştum sonunda, bu ülkenin insanları kendilerine benzetmişlerdi beni de...

5 yorum:

alef dedi ki...

:) Masalların içinde buluveriyoruz kendimizi hesapsızca ne hoş ne hoş.. Zaten tanrı da kendisini hep bi garip hatırlatıyor ..

tosantosun dedi ki...

Lenny, Leonard'ın kısaltmasıydı ki, Leonard telaffuzu konusunda sıkıntı veren bir isimdir. "leonard" diyen olur "liinırd" filan diyen de var, doğrusu: "lenırd", kısaltması da "lenny". Ne hoş değil mi?

Memento'daki Lenny bana bunu düşündürdü şimdi.

Bir de Lenny'e hep ibne gibin puşt gibin bişey olarak görünen abinin kendisini bilmemkaçıncı defa gerçeklere ayması vardı ki bu abiyi canlandıran Joe Pantoliano, Matrix'te -bir görüşe göre- kafası en çok çalışan işbirlikçi herifi de canlandırır. Böyle de bir paralellik filan çıkabilir aslında kasılırsa. Şey gibi mesela, The Others'ın bilge teyzesinin Lost'ta Oracle tribine girmesi. Oracle, Matrix'teki Oracle.

Ne çok şey düşündüm be, gidip uyuyayım ben.

azey dedi ki...

ben sonunda canlandırabildim gözümde :)

Sem dedi ki...

Internette alakasız bir konu üzerine arama yaparken rasladım blogunuza. Bu masalın anlatım tarzını cok begendim. Ha bide önce 40 yıllık Kadıköy'ü yanlışlıkla Kediköy yaptınız zannettim ama sonra yanıldığımı farkettim:)) çok iyiydi. Bir K.köylü olarak mahallemizin bir kediler cenneti olduğunu rahatlıkla söyliyebilirim:))

turuncu dedi ki...

teşekkürler sem, her zaman beklerim. :)

Bil-sen-de

Pardus... Özgürlük Için...

Firefox 2

Bazen Okurum

Dinle-sen-de