neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum. ama belki benimle ilgili bazı şeyleri, yazacağım bir kaç kelimeyi merak edenler olur..

Cuma, Ağustos 24, 2007

Molanın Ardından

O blog senin şu blog benim dolaşırken, faremin tekeri tıngır mıngır dönerken karşılaştığım bir vesikalık fotoğraf tüm dünyanın sessizleşmesine yol açtı ya da ben sağır oldum. O sessizlikte ilk aklıma gelen domates-biber-patlıcan oldu. Neyse ki artık işportacılar yok ve dünyam başıma filan yıkılmadı. Bir türlü bu tanıdık yüz kimdir bilemedim.

Uzun düşünceler ve sayfayı aşağı yukarı kaydırmaların sonucunda hatırladım. Çok yıllar evvel küçücük bir çocukken aynı serviste okula giderdik. Aynı sınıfta olduğumuzdan yan yana oturur, sohbet ederdik. Nasıl desem, sizin orda cool mu diyorlar; kolay heyecanlanmaz, soğuk kanlı davranır, serviste ön sırada oturan küçük kızlara birlikte pek yüz vermeyiz filan... Gerçi o kızların da pek umrunda değildi durum. Servis kaza yaptığında kızlar hemen ağlamaya başlamış, biz de birbirimize bakıp gülmüştük. Böylesi servis arkadaşlığıydı bizimki.

Son yazısının tarihine bakınca uzunca bir zaman önce blogu kapattığını, artık burada yaşamadığını öğrendim. Hatta yorum bile yaptım, artık yazmıyor musun diye. Duramadım yerimde, başka bir yerlerde devam ediyor mu acaba diye dolandım ortalıkta. Bir sonraki evini buldum ama ancak google önbellek sayesinde görülebiliyordu. Ve en sonunda şimdiki evi.

Okumaya başladım, kocaman bir adam olmuştu. Bu yazdıklarına dair onunla ilgili hiç bir fikrim yoktu. Başka biri gibiydi, hiç tanımadığım biri gibi. Garip hissettim.

Okuduklarımdan çıkardığım bir ipucunu değerlendirip ekşi sözlük yazarı olduğunu keşfettim. İzini orada sürmeye devam ettim. Hala İstanbul'da yaşadığını ve çalışıyor olduğu gibi pek çok bilgiye ulaştım. Meksika'da yaşayan birinin hayatının detaylarını öğrenmekten farksız olmaya başlamıştı. Imdb'de oy verdiği filmlerin listesine göz attım sonra, You've Got Mail 'e 5 puan, The Truman Show'a 7 puan vermiş. Yazdıklarını bakılırsa başta NBA olmak üzere pek çok spor dalını hala tutkuyla takip ediyor filan.

Neyse işte, bu şekilde hakkında bulabileceğim her bir bilgi kırıntısını tükettim. Tüm bunların neticesinde iletişim kursam mı bilemedim işte. Zamanın içinde bir yerlerde kesişmişiz, sonra başka insanlar olmuşuz. Kim olduğunu biliyorum, hayatının bir kısmına şahitlik ettim filan ama bu uzun molanın ardından onu tanımıyorum.

Yıllar sonra rastlamak, bambaşka yerlerde, alakasız hayatlar yaşıyor olmak, zaten hep olan şey ama bana ilginç geldi. Onunla görüşmek için herhangi bir şey yapmayacağım, ikinci bir kesişim noktasını bekleyeceğim. Sanırım en iyisi bu.

Akılda Kalan

Bugün kaldırımda yürürken -ki ben hep kaldırımdan yürürüm- park halinde bir arabanın plakası dikkatimi çekti: nzs 20. Sonrasında nerede olduğunu tam bilmediğim '93 - '99 yılları arasında bir yerlere gittim bir anda.

Şehrin işlek caddelerinden birinde kısa süreli duraklamamız gerekiyordu. Park yapılmaz tabelasının hemen altında durduk. Çok kısa süre kalacak olmamıza rağmen trafik ekipleri geldiğinde `hemen gideceğiz´ diyebilmek için nöbetçi oldum.

Bu kısa süreli bekleyişler keyiflidir. Gelen geçeni izlersin, belki oralardan bir yerden çokonat alırsın ya da belki meyve, bir şeyler okuyabilirsin, polis gelince rol yapma kabiliyetini sınarsın, akşamsa Yapı Kredi'nin artık olmayan leyleğinin kanat çırpışlarını seyredersin ve daha pek çok şey.

Ben böyle beklerken, önümüzde parketmiş duran Falanca Ciğerci kamyonu hareketlendi. Bulunduğu yerden çıkmak için geri geri geliyordu ve hiç bir şey yapmaya vakit kalmadan ÇTTÖNK efekti eşliğinde çarpışma gerçekleşti.

Bir anda yürüyen kalabalık başımıza toplanmıştı, meraklı insanlar güruhu. Herhangi bir hasar yoktu ama arabanın sahibi de gelmeliydi. Hemen gelecek, iki dakika bekleyin dedim zaten. Fakat kamyon şoförü ve muavininin hiç beklemeye niyeti yoktu. Benim de onları orada tutacak kudretim yoktu. Bi'şii yok ki yav, diyip bindiler gittiler.

Plakasını aklıma yazmıştım, nzs 18. Kamyonun üstünde de kocaman Falanca Ciğerci yazıyordu. Bu da durduğumuz yere 200 metre mesafedeydi. İşte ben tam bunları düşünürken, bir yandan da can sıkıntısı içindeyken meraklı insan gürühundan bir kaç kişi yazmayacak mısın plakasını dediler. Gerek var mıydı? Unutursun dediler, unutmam dedim. Yaşlı biri kalem-kağıt uzattı. Kalabalığın gözü üstümdeydi, gönülleri olsun diye yazdım ben de.

İşte bugün yürürken o günlere gittim istemeden. Düşündüm, hala unutmamışım. Falanca Ciğerci de kapandı zaten geçtiğimiz sene.

Perşembe, Ağustos 23, 2007

Ben Film Gördüm

Ben bugün film gördüm. Yıllardır etrafta bahsi geçen, o hayatları değiştiren filmlerden birini gördüm. Hani şu sizin, onun, bunun hayatını değiştiren, hiç unutulmayan, hiç unutmadığınız filmlerden biri işte: Fight Club.

Herkesin bahsettiği filmleri izlemeyi başaramıyorum işte. Çenenizi tutmayı başarabilirseniz daha bir keyifle seyredebilirim. Bir filmi seyretmek için sadece bir sebebim olmalı, yeterli. Bak şu da oynuyormuş, bu da oynuyormuş, yapımcısı şuymuş denmesine gerek yok. Güvendiğim bir işaret yahut işaretçinin budur demesi yeterli. Bundandır ki öncesinde neymiş bu diye araştırmam, hiç bir şey okumamaya gayret ederim. Seçiminize göre bakir yahut bakire bir zihinle karşılarım perdeden aktarılacakları. Böylece havsalamın beklemediği şeyler onu zorlar. Bu aldığım keyfi katlar değil mi? Ne de olsa tecavüz kaçınılmaz olduğunda ne yapılması gerektiğini artık herkes biliyor. Bu durumda etrafta hiç bir travmatik vaka olmamalı. Ama bir sürü var. Çünkü bilmek her şeye yetmiyor.

Bu film yani şu dövüş klübü zımbırtısı çıktığında olanlardan haberim bile yoktu. O sıralar ben kaçırmakla meşguldüm, pek çok şeyi kaçırıyordum işte. Doğrusu ya çok şey kaçırdığım söylenemez. Bu durumda asıl önemli olan sizin kaçırdıklarınız oluyor.

Neyse, o zamanlar daha msn filan ortada yoktu, kişisel iletimize afilli bir replik düşürmüyorduk. Bildiğimiz bir irc vardı, bir de eski dost icq. Hala özlerim sesini, bir telefonun mesaj sesinde duyunca içim titrer. Öylesi bir bağ vardı aramızda, ölesiye.

Bütün çet kanallarının mutlaka bir Marla'sı, bir Tyler'ı vardı. Anlamazdım o zamanlarda. Bu millete ne olmuş, kimyasal silahla beyinleri uyuşturulmuş gibi bir şeyler yapıyorlar. Önemli olduğu yüz ifadelerinden anlaşılan laflar filan ediyorlar. O zamandan bu yana çok değişmedim, şimdiki gibiydim ama biraz farkla, daha az... Hmm... Daha az `ne´ bilemedim, daha az ne olduğunu sonra düşüneceğim.

Üstelik bu kulüpten bahsetmek yasak olduğu için hiç kimse çıkıp da kahrolası bir Hollywood filmi seyrettiklerini söylemiyor. İşte benim nefis dondurmalı baklavaya ödediğim parayı sinemaya ödemişler. Gerçi o dondurmalı baklava yüzünden bir hafta hasta yattım ama bence değerdi. Ayrıca yukarda geçen kahrolası kelimesi aslında bir çeviri, İngilizcesinin ne olduğunu da artık herkes biliyormuş. Hani bilmiyorsanız ne çok şey kaçırdığınızı farkedin, şöyle bir aydınlanma yaşayın diye söylüyorum.

Aklıma gelmişken gidip imdb.com'da filme bir de oy verdim. 10 üzerinden 7. Fazla bile.

Yıllar böyle geçti. Ne zaman sinemadan ve insanları derinden etkileyen filmlerden bahsedilse mutlaka birisi de çıkıp bu filmden bahsediyor. Neden bilmiyorum üniversite kantinleri ne kadar kültürlü, ne kadar anarşist ve dahi ne kadar zeki olduğunu ispatlamaya çalışan gençlerle doludur ya hani, bu filmden bahsedip ezberlerinden bir kuot okuyorlar. Bu filmden haberi olmayanlar yan gözle süzülüyor filan.

Ben de akıllıyım tabi, biliyormuş gibi davranıyorum. Aslında ben daha henüz Requiem For A Dream'i filan da bilmiyorum ve sonrasında 8 dakikalık tecavüz sahnesiyle insanları sarsacak Irréversible'ı da bilmeyeceğim. Kimse çaktırmıyor ama filmi seyreden tüm erkeklerin Monica Belucci diyince gözleri parlıyor. Taş gibi hatun ne de olsa, di mi? Dur şuraya bir de fotoğrafını koyalım, hoş durur.

Bu sarsıcı film, sarsıcı kitap furyası devam ediyor durmaksızın, kim durdurabilir ki? Bir kitap okuyorlar hayatları değişiyor, sabah başka bir insan olarak uyanıyorlar. Her şey süfer. İşin ilginç yanı tüm bu insanlar, Japon inşaat mühendislerinin elinden çıkmış gibi sağlamlar. Sarsılıyorlar ama hiç yıkılmıyorlar. Eskiden televizyonlarda gösterirlerdi: Vay be adamlar yapmış! Deprem olur, bina bir o yana, bir bu yana sallanır, çekmeceler açılır kapanır. Sonra deprem bitince tek yapman gereken etrafı toplamaktır.

Hah, işte bu Japon mamülü insanlar da aynı o binalar gibi. Namusum ve şerefim üzerine and içerim ki çok sağlamlar. Sarsıcı film yahut kitap geliyor, şöyle sıkı sıkıya sallıyor, etraf biraz dağılıyor. Sahiden ertesi sabah başka bir insan olarak uyanılıyor. Yapılması gereken ilk şey yapılıyor: Etraf toplanıyor, Queen'e selam gönderip, gösteri devam ediyor arkadaşlar deniyor. İşte hepsi bu kadar. Zor değil, di mi?

Ne anlatıyordum? Ben bugün film seyrettim evet. Hayat değiştiren filmlerden. Makus talihimin yepyeni bir cilvesi olsa gerek hayatım değişmedi. Şehrin ışıkları bile değişmedi, sen ne diyorsun?

Bir de filmin yarısından sonra iki değil sadece bir başrol oyuncusu olduğunu öğreniyoruz. Çünkü adam şizofren! Bu da başka bir güzellik. Seviyorum ben bu insanları yahu.

Bak şimdi söyleyeceklerimi gaipten gelen ulu bir ses söylüyormuş gibi yaz kafana: Bir hikaye anlatıyorsan mutlaka çok kişilikli bir karakterin olsun, böyle hangisi kim net olmasın filan. Artık anlattığın mecra her neyse, o şeyin çok satmasını böylece garanti altına alırsın. Velev ki kitap, velev ki film, fark yapmaz. Bir şeyler yazarken velev ki dedim, bu da ayrıca güzel.

Bende bir ben var benden içerü diyip diyip Yunus'un ruhunu şâd eden insan evlatları o içlerindeki kendileriyle pek görüşmediklerinden olsa gerek, bunun bir şekilde aksettirilmesini severler. Kan sıçratmak gibi düşün, bir yerlere sıçramalı bu. Beyaz bir yatak çarşafı filan olursa daha iyi olur, kırmızıyı parlak bir şekilde gösterir. Saten mesela?

Kendiyle görüşmeyen insanlar böyle işte kendini döven bir adamı görünce nasıl mest olurlar, nasıl itminana ererler makara döndükçe bilemezsin. Makara durunca? Onu söylemiştim, unuttun mu, gösteri devam ediyor diyeceksin. İtminan kelimesini çok seviyorum, bu da kayıtlara geçirilsin.

Bu kendiyle görüşme ve dahi şizofrenik karakterlerin perdeye yansıtılması meselesini öyle hemen geçemeyiz, çok mühim. Ne kadar mühim olabilir ki deme lütfen, gücenirim bak. Eğer ünlü bir şizofrenin hayatını film yaparsan, sinema sanatı adına çok şey ortaya koymadan Oscar heykelciğini kucaklayabilirsin. Hmm, o kadar büyük olmadığına göre avuçlamakla yetinmek gerek sanırım.

Tüm bu anlattıklarımın aslında bir tür zihinsel boşalma olduğunun ben de farkındayım. Biliyorum, hiç kimseye bir faydası olmayacak. Olsun diye yapmadım zaten, tek amacım biraz rahatlamak, sonra okuyup gülmek. Aslında yazdıklarımı tekrar okumam pek, ama bunu okuyacağım.

Herkes halinden memnun olduğuna, herkes yarın sabah cicilerini giyip işine gideceğine ve herkes köşede bekleyen içerü'yü görmezden geleceğine göre sorun yok. Hadi şimdi dağılın, makara koptu, yapıştırınca çağırırım.

Kimsin Sen?

Sen kimsin ya da kimsin sen? Bir sergiyi tam biterken haber vermek ilginç doğrusu. Tam burada Candan Erçetin'den Ben Böyleyim çalıyor, kimsenin haberi yok.


30 MAYIS 2007 - 26 AĞUSTOS 2007

Fortis'in katkılarıyla

Dünyanın en önemli fotoğrafçılık kurumu olan ICP’nin (International Center of Photography – Uluslararası Fotoğraf Merkezi) düzenlediği 22. Infinity Awards’ta "Genç Fotoğrafçı" ödülünü kazanan ilk Türk-Hollandalı fotoğrafçı olan Ahmet Polat’ın sergisi 30 Mayıs 2007’de İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nde açıldı.

Fortis’in katkılarıyla gerçekleşen ve 26 Ağustos 2007 tarihine dek sürecek olan "Kimsin Sen?" başlıklı sergi, İstanbul Modern’in genç sanatçıları destekleme misyonunun da güzel bir örneğini oluşturuyor.

(...)

Ahmet Polat, "Kimsin Sen?" başlıklı sergisinde, kimlik ve aidiyet arayışını özyaşamöyküsel hikâyelerle birleştiren çalışmalarıyla son dönemde gerçekleştirdiği farklı dizilerden örnekleri bir araya getirerek, izleyicilere 1999 yılından bu yana hem yaşamının hem de fotoğrafçılığının yolculuğunu sunuyor. Ahmet Polat’ın Transvaal’deki gettodan Dordrecht’teki göçmenlere, 1999 depreminden sosyete manzaralarına dek değişik konuları içeren sergisinde toplam 81 fotoğraf yer alıyor.

Türk ve Hollandalı olmak, göçmenlik, kültür farklılığı, dışlanmışlık, ikilemde kalmak, yalnızlık gibi duyguların, kendisini köklerini araştırmaya, keşif yolculuğuna çıkmaya doğru yöneltmesiyle, Ahmet Polat, fotoğrafı yaşamı anlamanın bir aracı haline getiriyor. Geçmişini sorgulama, kültürel mirasını tanıma sürecinde genç sanatçı, dünyadaki farklılıkların yerine benzerliklerin araştırılması ve ortaya çıkarılmasının çok daha önemli olabileceğini düşünmeye başlıyor.

Bir de haziran ayında Radikal'de `Hakikaten kimsin sen?´ diye sormuşlar sanatçıya, okunabilir.

Bil-sen-de

Pardus... Özgürlük Için...

Firefox 2

Bazen Okurum

Dinle-sen-de